Salı, Aralık 13, 2011
Çarşamba, Şubat 16, 2011
Perşembe, Ocak 27, 2011
...
32 gün önce, kabuslu huzursuz uykumdan, dünyanın en güven telkin eden sesiyle uyandım: "Haydi yavrum kalk! Kahvaltı yapalım birlikte, saat de geç oldu, haydi Laiacığım." On saat kadar sonra, kodaman kılıklı biri, o sesin beni bir daha uyandırmayacağını, iki sözcükle ifade etti: "onu kaybettik"
25 yıl önce, evin şımarık prensesi ilkokula başladığında, kırk evin biricik kızıyken, kırk öğrenciden biri oluverdi. Okul sıkıcıydı, zaten bildiğim şeyleri, yeni öğreniyormuş gibi yapmam gereken bir yerdi, üstelik sınıftakilerden de hiç hoşlanmamıştım, hepsi ayrı bir karın ağrısıydı. Okulun ilk günü bittiğinde karşımda onu görünce, hemen başlamıştım anlatmaya, ne kadar sıkıldığımı, sıraların ne kadar rahatsız olduğunu... İnsanın içini ısıtan gülümsemesiyle dinledi beni ve dedi ki, "sen böyle her gün ne olduysa anlat bana, belki seversin ilerde, bir kaç gün daha git bakalım". Bir süre okula sadece babama akşam anlatacak hikayem olsun diye gittim. Bir de her gün bir sınıf arkadaşıma lakap takıyorduk, onun için. Geveze Ayça, derste bana bir şeyler söylerken öğretmenden azar işitmeme sebebiyet verdiği için gevezeydi. Balıkçı Hakkı ise, babam çocukken alış veriş yaptıkları balıkçı ile aynı ismi paylaştığı için almıştı balıkçı sıfatını. Huysuz Haluk ve Mutlu Selçuk ise tek yumurta ikiziydiler, birbirlerinden ayırdetmenin yolu lakaplarında saklıydı. Sonra şımarık prenses okula ısındı, ama hikayeleri 32 gün öncesine kadar hep devam etti.
28 yıl kadar önce, babamla ben Ankara sokaklarını arşınlarken, japon mucizelerinden biri ile karşılaştık. Bir limondan iki çay bardağı limon suyu çıkaran japon mucizesi, Sakarya'da karşımıza çıkmıştı. Annemin nazarında ikimizin sicili epey bozuktu, buna benzeyen çok sayıda japon mucizesini alıp, eve geldiğimizde hiç bir işe yaramadığı gerçeği ile yüzleşmiştik. Bu kez kazıklanmama konusunda kararlıydık kararlı olmasına, adam da gözümüzün önünde iki bardağı limon suyuyla dolduruvermişti. Babam atıldı, ben denemek istiyorum diye, iki çay bardağı olmasa da bir buçuk çay bardağı doldurdu. Bu kez annemden azar işitmeyeceğimizden emin bir şekilde aldık. Ama işte olmadı, yine evde işe yaramadı. 21 gün önce işten çıktım, bizim japon mucizesi, işyerimin önünde yeniden satılıyor. Mekanizma tamamen aynı, 28 yılda değişen tek şey, borunun ucuna eklenen kapak olmuş. Babam yoktu, ben aldım.
12 yıl önce, öğrencisi olmadığım bir üniversitede düzenlenen yemekhane boykotuna katıldığım ve 2911'e muhalefet ettiğim gerekçesiyle hakkımda soruşturma açıldığında çakmak çakmak gözleriyle bana "Sen profesyonel eylemci olmuşsun" diye gürlemişti. Bu kavga esnasında bütün konsantrasyonumu ona "babacım" değil de "baba" diyebilmeye yöneltmiştim. O kadar zordu babacım dememek. O sene 1 Mayıs'a katılmak epey güç olmuştu. Ertesi seneden itibaren ev ahalisinin geyik konusu olmuştum. "Birazdan gelir ablanız, surat kırmızı ses kısık", abla gelince, "yavrum diyorumki, alana giderken kolu açık bir şeyler giysen de böyle sadece suratın kızarmasa." Zaman içinde benim de lakabım olmuştu: evin terörden sorumlu devlet bakanıydım, bilgi yarışmalarında benim sorumluluk alanıma giren sorularda tüm gözler beni arar olmuştu.
Işıklar içinde uyu babacım, her anını dolu dolu yaşattığın bu 32 yıl için bütün içtenliğimle teşekkür ederim. Bana öğrettiğin herşey için, içimi dolduran hudutsuz sevgin için, her koşulda yanımda olduğun için, babam olduğun için...
Işıklar içinde uyu babacım, her anını dolu dolu yaşattığın bu 32 yıl için bütün içtenliğimle teşekkür ederim. Bana öğrettiğin herşey için, içimi dolduran hudutsuz sevgin için, her koşulda yanımda olduğun için, babam olduğun için...
Pazar, Aralık 12, 2010
Bembeyaz gece
Önbilgi 1: Bugün yani yaklaşık bir saat önce sona eren gün dünya rakı günüydü.
Öbilgi 2: Ankara kar altında.
Önbilgi 3: Elbette rakı içtim, ama yaş ortalaması 50 olan işyeri arkadaşlarıyla.
Her sabah doğan güneşten çok, her kış yağan ilk kar umutlandırıyor beni hayata dair. Nedenini bilemiyorum, kestiremiyorum. Tek bildiğim bunun böyle olduğu. Bu nedenle 17 yaşımdan beri ilk yağan karı kendimce bir ritüelle kutsarım, yani kar altında yürüyerek konyak içerim. Bu ritüelin dışına çıktığım nadirdir. Bugün de ritüeli bozmadım. Gereksiz yere üzerime aldığım sorumlulukların boğuculuğuna rağmen ritüeli yerine getirdim. Lakin bugün aynı zamanda dünya rakı günüymüş. E ne oldu? Elbette gündüz içtiğim konyağa aldırmadan 3 duble de rakı içtim. Demem o ki fena halde sarhoşum.
Sarhoş aklım bembayaz olunca Ankara'ya bile aşık olacak neredeyse. Komik, şimdi aklıma düştü. Bir zamanlar, bir kıza deli gibi aşık arkadaşıma "Bak, çok güzel kar yağıyor, bu şehir kar altında gerçekten güzel, onu şimdi arıyorsun ve Seğmenlere götürüyorsun. İnan bana bahar aylarından çok daha fazla etki eder, kar altında Ankara." önerisinde bulumuştum. Komik olan işe yaramış olması. Hala birlikteler.
Tekil olunca muhabbeti ekleyemedim, bembeyazın yanına. Neyse artık bir dahaki karda bembeyaz muhabbetleri gerçek kılmak dileğiyle...
Cumartesi, Kasım 20, 2010
Sonbaharda Ankara
Bir iki aydır daha fazla hareket edebilmek amacıyla, evin yakınlarında kamusal bir parkta yürüyorum. Son iki haftadır, geçtiğimiz yıl yağan yağmurlarla bir miktar yeşeren Ankara'nın sonbaharını fotoğraflamam gerektiğini düşünüyorum. Tipik üşengeçlik ve unutkanlık sendromlarından dolayı bugüne kaldı. Nihayet çekebildim.
Yukarıdakiler yürüyeceğim parka giderken yol üstünde beni cezbedenler.. Aşağıdakiler ise, iki gün önce yürüyüşe giderken evde bıraktığım makina için ahlanıp vahlanıp, nolur nolmaz yine unuturum düşüncesinden hareketle balkondan çektiklerim.
Çarşamba, Ekim 20, 2010
Genç kalmak
Kıskanmanın mantıksızlığı üzerine dün yazdıklarımdan sonra, geceyarısını henüz geride bıraktığımız dakikalarda, bol miktarda rakının desteğiyle 60 yılın nasıl olup da hiçbir şeyi değiştirmediğini dinleme imkanı buldum. Her daim dinamik olmanın sırrını, her daim dinamik insandan dinledim. Formülü oldukça basit aslında: Azraile karşı kaybedeceğinden emin olduğun savaşta, her muharebeyi sanki nihai savaşı kazanacakmış gibi sürdürmek. Hep kavga. 18 yaşında nasıl bir tutku yaşatıyorsan içinde, 60 yaşına geldiğinde onu sürdürebilmek. O an anladım ki, çok uzun süredir 80'li yaşlarıma çakılıp kalmışım. Karşımdaki ise 18'inde bir delikanlı.
Kıskanmanın mantıksızlığı konusundaki düşüncelerim değişmedi, ama meseleyi yaşla bağlantılı olarak ifade etme ihtiyacı hissettiğim için şu anda biraz utanıyorum. Keza haddime düşmez, kimsenin yaşı nüfus kağıdında yazmıyor. Bilahere kıskanma ve yıkıcılığı üzerine düşüncelerimi, önümüzdeki haftalarda buraya yazacağım.
Şimdi ise 18 yaşındaki delikanlı ile dün gece yaptığım kısa sohbetin damağımda bıraktığı tatla uykuya çekilmek istiyorum. Hastalıkla muharebe halindeki bedenimi fazla uykusuz bıraktım, bir iki saat iyi gelecek.
Bugünün ilk saatlerini unutmamak üzere buraya not düşmeliydim, düştüm.
Kıskanmanın mantıksızlığı konusundaki düşüncelerim değişmedi, ama meseleyi yaşla bağlantılı olarak ifade etme ihtiyacı hissettiğim için şu anda biraz utanıyorum. Keza haddime düşmez, kimsenin yaşı nüfus kağıdında yazmıyor. Bilahere kıskanma ve yıkıcılığı üzerine düşüncelerimi, önümüzdeki haftalarda buraya yazacağım.
Şimdi ise 18 yaşındaki delikanlı ile dün gece yaptığım kısa sohbetin damağımda bıraktığı tatla uykuya çekilmek istiyorum. Hastalıkla muharebe halindeki bedenimi fazla uykusuz bıraktım, bir iki saat iyi gelecek.
Bugünün ilk saatlerini unutmamak üzere buraya not düşmeliydim, düştüm.
Salı, Ekim 19, 2010
Kıskanmak
İnsan 60 yaşındayken, 60 yaşındaki eşini kıskanır mı? Kıskansa bile, meseleyi büyütüp o yaşta iki gece salonda yatmayı göze alır mı? Diyelim ki aldı. Bu durumun tuhaflığı neden bir saniye olsun aklına gelmez? Son sorunun cevabı öncesinden edilen kelamdan belli tamam, eğer kıskanıyorsa ve bu meseleyi abartıyorsa, belli ki tuhaf olduğunu da düşünmeyecek. Kıskançlık tuhaf bir şey ve en az askerlik kadar mantığın bittiği yerde başlıyor.
Cumartesi, Ekim 16, 2010
Şemsiye Tamircisi
Kardeşim bana üzerinde Klimt'in en ünlü tablolarından bir seçkinin yer aldığı pek güzel bir şemsiye almıştı. Ankara'nın yağmurlu günlerinde severek kullanmayı hayal ettiğim şemsiyem, hain bir rüzgar tarafından kırılınca haliyle epey üzüldüm. Yaz aylarında gelen bu güzel hediyeyi doğru dürüst kullanamadan çöplüğe göndermek de içimden gelmedi. Küçük bir araştırmadan sonra, iş yerimden oda arkadaşımın yardımıyla şemsiye satan ve tamir eden bir dükkandan haberdar oldum. Bu dükkanda binbir çeşit şemsiye ve orta yaşını geride bırakalı epey olmuş sevimli bir amca vardı. Buradaki sevimlinin anlamı kesinlikle ensesine vur lokmasını al cinsinden bir sevimlilik değil tabiiki. Daha çok huysuz ve tatlı kadın şarkısında anlatılan türden bir sevimlilik.
İçeri girdim, genç tezgahtara şemsiye tamiri yapıyor musunuz diye sordum, evet dedi, amcayı işaret etti. Amca şöyle bir süzdü beni, dedi ver bakalım şemsiyene. Çıkardım şemsiyeyi, Amca dedi "Ooooo, bunu baştan yapmak lazım, hem hiç de güzel değilmiş ne yapacaksın bunu sen?" Ben tabi en nazik tavrımı takınarak, "Hediye bu. Hem ben pek sevdim, hem yeni daha" diye kekelerken, amca üst perdeden: "Şemsiye almayı da, aldığınız şemsiyeyi kullanmayı da bilmiyorsunuz" diye başladı. Benim şemsiyem aslında yeterince kaliteli malzemeden yapılmamış, dışındaki desenlere aldanıp şemsiye mi alınırmış, kimbilir kaç para dökmüşüm. Bu noktada en cılız sesimle, bana hediye geldi diye araya girmeye çalışmam pek fayda etmedi. Amca hızla devam etti: Madem kalitesiz şemsiye alıyormuşum, o zaman çok rüzgarlı havada kullanmayacakmışım. Şapkalı ceketleri kullanmak daha iyiymiş rüzgarlı yağmurlu havada. Ya da desenine bakmadan dayanıklı şemsiye almak gerekliymiş. Şemsiyeyi rüzgara göre taşımak, açıp kapatırken göbeğe dayamak yerine tuşlarına gerektiği kadar basmak gerekiyormuş. Sonra eline tezgahtan bir şemsiye alarak, nasıl açıp nasıl kapamam gerektiği konusunda bu kez uygulamalı bir ders verdi. Ben şemsiyenin tamir edilip edilmeyeceği konusunda içimi kemirmeye başlamış endişeyle, o ruh hali içinde mümkün olan en duyulur ses tonuyla sordum: "Tamir edeceksiniz ama değil mi?" "Tamam kızım yaparız, 30 Ekim'de gel al." "Amca ne yaptın sen? 15 gün mü sürecek?" gibi aklıma gelen tüm soruları bir kenara bırakıp, tamir edileceğine ilişkin cevabın yarattığı gevşeme ile tüm içtenliğimle teşekkür ettim.
Artık dükkanı terk etmeye hazırlanıyordum ki, amca arkamdan seslendi: "Kızım yedek şemsiyen yoksa, hava yağmurlu, vereyim bir tane" Var amcacım var sağolasın.
İçeri girdim, genç tezgahtara şemsiye tamiri yapıyor musunuz diye sordum, evet dedi, amcayı işaret etti. Amca şöyle bir süzdü beni, dedi ver bakalım şemsiyene. Çıkardım şemsiyeyi, Amca dedi "Ooooo, bunu baştan yapmak lazım, hem hiç de güzel değilmiş ne yapacaksın bunu sen?" Ben tabi en nazik tavrımı takınarak, "Hediye bu. Hem ben pek sevdim, hem yeni daha" diye kekelerken, amca üst perdeden: "Şemsiye almayı da, aldığınız şemsiyeyi kullanmayı da bilmiyorsunuz" diye başladı. Benim şemsiyem aslında yeterince kaliteli malzemeden yapılmamış, dışındaki desenlere aldanıp şemsiye mi alınırmış, kimbilir kaç para dökmüşüm. Bu noktada en cılız sesimle, bana hediye geldi diye araya girmeye çalışmam pek fayda etmedi. Amca hızla devam etti: Madem kalitesiz şemsiye alıyormuşum, o zaman çok rüzgarlı havada kullanmayacakmışım. Şapkalı ceketleri kullanmak daha iyiymiş rüzgarlı yağmurlu havada. Ya da desenine bakmadan dayanıklı şemsiye almak gerekliymiş. Şemsiyeyi rüzgara göre taşımak, açıp kapatırken göbeğe dayamak yerine tuşlarına gerektiği kadar basmak gerekiyormuş. Sonra eline tezgahtan bir şemsiye alarak, nasıl açıp nasıl kapamam gerektiği konusunda bu kez uygulamalı bir ders verdi. Ben şemsiyenin tamir edilip edilmeyeceği konusunda içimi kemirmeye başlamış endişeyle, o ruh hali içinde mümkün olan en duyulur ses tonuyla sordum: "Tamir edeceksiniz ama değil mi?" "Tamam kızım yaparız, 30 Ekim'de gel al." "Amca ne yaptın sen? 15 gün mü sürecek?" gibi aklıma gelen tüm soruları bir kenara bırakıp, tamir edileceğine ilişkin cevabın yarattığı gevşeme ile tüm içtenliğimle teşekkür ettim.
Artık dükkanı terk etmeye hazırlanıyordum ki, amca arkamdan seslendi: "Kızım yedek şemsiyen yoksa, hava yağmurlu, vereyim bir tane" Var amcacım var sağolasın.
Pazar, Ekim 10, 2010
hüzün
dün kardeşimi bir kez daha uğurladım. bu kez kararlıydık, yetişkin olacaktık. insanlar bizim yaşımıza geldiklerinde öyle olur olmaz ağlamazlardı. hem zaten ortada sürülen falan yoktu, isteğe bağlı bir gidişti. belli bir noktaya kadar oldukça başarılıyız ikimiz de... ama yetişkin kategorisinin ne kadar parçası olabildi(ece)ğimiz tartışmalı.
az önce tesadüf eseri inti illimani'nin "el pueblo unido jamas sera vencido"sunun eski versiyonunu dinledim. epey uzun süredir viva italia albümündeki buram buram hüzün kokan versiyonunu dinlediğimi ve hatta şarkının eski halini unuttuğumu fark ettim.
insan yetişkin olmadan, yaşlanır mı?
az önce tesadüf eseri inti illimani'nin "el pueblo unido jamas sera vencido"sunun eski versiyonunu dinledim. epey uzun süredir viva italia albümündeki buram buram hüzün kokan versiyonunu dinlediğimi ve hatta şarkının eski halini unuttuğumu fark ettim.
insan yetişkin olmadan, yaşlanır mı?
Cumartesi, Eylül 25, 2010
Heyyooo
Uzun zamandır gmaili açarken 5-10 dakika bekleme zahmetinden nihayet kurtuldum. Kendimi internet teknolojisi ile yeni tanışmış gibi hissediyorum. Fiber optik kabloya geçtiğimden beri evde kullanılabilir bilgisayar sayısı ikiye çıktı. Bunun anlamı, artık buradan aklıma estikçe bıdırlanacağım.
Pazartesi, Eylül 13, 2010
Muhteşem Birliktelik: Trajedi ve Komedi
15 dakika önce başıma geleni yazabilmek için bilgisayar önüne gelebilme kabiliyetime hayranım. Kendini oldukça özgüvenli hissettiren bu açılış cümlesinin ardından konumuza gelirsek, tahmin edilebileceği üzere Referandum. Uzun zamandır hakkında not almadığım geçmişten gelen bir karakter, tanıdık demeye bile yüzümün tutmadığı bir zata dönüşebilen biri bugün beni ulusalcı olmakla suçladı. Oysa gereksiz iletişimden olanca hızımla kaçma isteğime rağmen, dayanamayıp hayır verdim tabiiki, sözcüklerini sarfettim.
Trajedi ve komediye gelince..... O birdirbir.org'daki 12 Eylül 12 Şaban Haberi. Link veremiyorum maalesef, evimde değilim, evet ben o kodları ezberleyemeyecek kadar bilgisayara uzağım.
Trajedi ve komediye gelince..... O birdirbir.org'daki 12 Eylül 12 Şaban Haberi. Link veremiyorum maalesef, evimde değilim, evet ben o kodları ezberleyemeyecek kadar bilgisayara uzağım.
Perşembe, Eylül 09, 2010
Şarap Etkisi
Uzun süredir, yaklaşık 2 aydır bazı sebeplerden dolayı içki içmiyordum, az önce az da olsa içtiğim beyaz şarap bu nedenle fena halde başımı döndürünce, buraya bir şeyler yazayım istedim. Ama işte ilhamın hızına bazen teknoloji yetişemiyor. Önce maillerime bakma gafletinde bulundum ki, obsesif karakterim nedeniyle acilen yanıtlamam gerektiğinidüşündüğüm mailler vaktimi aldı. Sonra PC başına neden geldiğimi unutup, firefoxu kapattım, tam bilgisayarı da kapatıyordum ki, aklıma geldi, firefoxu yeniden açmak istediğimde ise firefox güncellemelerini yapmaya başladı. Nihayet açıldığında bu kez firefoxun pek sevgili personalarının içinde kendimi kaybettim, yeni bir şeyler seçtim onu yükledim. Veeee buraya ne yazmayı düşündüğümü unuttum. Neyse tam sarhoş muhabbeti. Gelirse, yine gelirim başına...
Salı, Ağustos 31, 2010
Cumartesi, Ağustos 28, 2010
Cuma, Ağustos 27, 2010
Geri Dönüş
Fazlasıyla ilgisiz bıraktığım bloga geri dönüş. Bu arada çok sayıda saptama, saplama, serzeniş, neşe, kırgınlık, mutluluk biriktirdim. Kendimle sürdürdüğüm didişmede, el verdiğince ateşkes ilanına uymaya karar verdim, uygulayamadım, sonra yeniden karar verdim... İnsanlarla tanıştım, çok eğlendim, insanlarla tanıştım çok sıkıldım. Kısacası yazmadım ama kendimce yaşadım. Buraya yazdıklarım zaten aynı döngünün tekrarı gibi.
Bir kez daha yaşamımı değiştirme arzusundayım. Galiba değişiklik ihtiyacımın bir kısmı kendimi değiştirmekle ilgili, bir kısmı da aynı şehirde 30 yıldır varlık sürdürmekle. Uzun süredir aklımda hatta dilimde olan, şehir hatta ülke değişikliğini kuvveden fiile geçirme sırasının geldiği kanısındayım. Bakalım.
Şehir değiştirme fikrine "hatta" ile ekleniveren ülke değiştirme fikrinin tohumları, geçtiğimiz yıl yaptığım Berlin seyahatinde atılmıştı. Berlin tohumunun filizlenmesine Ankara çölü engel olmuştu. Aynı çöle bu yaz bir haftalığına yolu düşen sosyallik ortamı ise bir kez daha yeşertti. Kendimi tanıma yolunda bir kaç mütevazi adım atılmasına da sebebiyet veren sosyallik ortamı diye tabir ettiğim değişim programı, "iş" adı altında yaptığım şeylerin bende yarattığı tahribatın nereden kaynaklandığına ilişkin ipuçlarını yakalamamı sağladı. Böylece bir kez daha yenilenme kararı aldım. Buraya not düşmeye başladığım günden beri, işim okulum ve ben arasındaki salınımları yazdığıma göre, geleneği bozmamalıydım. Bozmadım.
Bir kez daha yaşamımı değiştirme arzusundayım. Galiba değişiklik ihtiyacımın bir kısmı kendimi değiştirmekle ilgili, bir kısmı da aynı şehirde 30 yıldır varlık sürdürmekle. Uzun süredir aklımda hatta dilimde olan, şehir hatta ülke değişikliğini kuvveden fiile geçirme sırasının geldiği kanısındayım. Bakalım.
Şehir değiştirme fikrine "hatta" ile ekleniveren ülke değiştirme fikrinin tohumları, geçtiğimiz yıl yaptığım Berlin seyahatinde atılmıştı. Berlin tohumunun filizlenmesine Ankara çölü engel olmuştu. Aynı çöle bu yaz bir haftalığına yolu düşen sosyallik ortamı ise bir kez daha yeşertti. Kendimi tanıma yolunda bir kaç mütevazi adım atılmasına da sebebiyet veren sosyallik ortamı diye tabir ettiğim değişim programı, "iş" adı altında yaptığım şeylerin bende yarattığı tahribatın nereden kaynaklandığına ilişkin ipuçlarını yakalamamı sağladı. Böylece bir kez daha yenilenme kararı aldım. Buraya not düşmeye başladığım günden beri, işim okulum ve ben arasındaki salınımları yazdığıma göre, geleneği bozmamalıydım. Bozmadım.
Pazar, Mayıs 16, 2010
...
her ruh halini kapsayan klişelere içelim... neylerdik o anlamsız cümleler olmasa, sıkışınca dürüstlüğe uzak kıyılarda nereye sığınırdık?
dostla düşman birdir, iktidar anne üzerinden dağılır, anlam borcu kendini annede açık eder. ne kendime ne sana güveniyorum, güvendiğim tek şey ortak noktamız: seçeneksizliğimiz.
dostla düşman birdir, iktidar anne üzerinden dağılır, anlam borcu kendini annede açık eder. ne kendime ne sana güveniyorum, güvendiğim tek şey ortak noktamız: seçeneksizliğimiz.
Pazar, Mayıs 09, 2010
dostların arasındayız
görüntüler kötü ama ya müzik?
ekim ayının ilk günü 10 yıl kadar önce... yeniden aklıma düştü acı tatlı gülümseyişle.
Çarşamba, Ocak 27, 2010
karlı bir ankara akşamı
"senenin ilk karı gökten süzülürken" diye bir yazıya başlamayı o kadar çok istedim ki, ankara'nın ayazını kemiklerimize hissettirdiği son günlerde. ama işte olmadı, az öncesine kadar olanca hızıyla yağan karın gökten süzülme evresini kaçırdım. neyse olsun içime dokunan iki yazıyı paylaşmak isterim. ikisini de kendi bakış açımı dillendirdikleri için değil, asıl olarak içime dokundukları için paylaşmak istedim. bir de uzun süredir görmediğim biriyle karşılaştım. onun son günlerde yazdığı yazılara da bu vesileyle bir göz atma fırsatı buldum. anladım ki, oldukça sanalmış.
bahsi geçen yazıların ilkine buradan ulaşabilirsiniz.
ikincisine de buradan ulaşabilirsiniz.
bahsi geçen yazıların ilkine buradan ulaşabilirsiniz.
ikincisine de buradan ulaşabilirsiniz.
Pazar, Aralık 27, 2009
bazen çok önemsediğimi düşündüğüm konuların benim açımdan sandığım kadar önemli olmadığı ile yüzleşmek, kendini masa yatırmak canımı acıtıyor. en hassas anda en olmadık hissettiğimin yarısını ifade etmekten aciz sözcükler ağzımdan dökülüyor. sözcüklere söze inanmak lazım evet, ama olmuyor bir türlü. bir kez daha kendimi affetmekle başbaşayım. bu kadar zor olmasa keşke. bütün hikayenin "ben"e ait oluşu ağır taşıyamayacağım kadar ağır bir yük gibi. aslolan o ki, yıllardır taşıyorum. insanın nelerle karşı karşıya kalma potansiyeli taşıdığını göz önüne alırsak benimkisi tüy haline geçiverir.
Perşembe, Kasım 26, 2009
bu dondurucu gün
yapmam gereken yığınla iş bile beni bu hareketsizliğimden alıkoymayacaksa, nasıl harekete geçeceğim acaba?
buraya sürekli taslaklar yazmaktan sıkıldım. bunu yayınlayacağım. dengesiz ruh hallerimden ben de çok sıkıldım. ama teşhisin peşine düşmek gibi de bir niyetim yok. kendi kendime takılıyorum. bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum. uzun süreli yalnızlıktan çıldırmanın eşiğinde hissediyorum kendimi. bu halin devamlılığı beni daha hızlı bir şekilde dipsiz bir kuyuya doğru sürüklüyor. yazı dilim fark edildiği üzere, ya da çoktan fazlasıyla farkında olunduğu üzere her geçen dakika daha da arabeskleşiyor. bu fiilin ne anlama geldiğini açıklayacak durumda değilim.
sıkıntılı ruh hallerim bir türlü beni terk etmese de, her şey yolundaymış gibi asılsız bir ruh hali de, gökdelenden düşerken "buraya kadar herşey yolunda" diyen çocuk gibi hissettiriyor. ve annemin rahat kucağından huysuzlandığımın da farkındayım. o halde sahte de olsa, gülümseme ihtiyacı içindeyim. kendime ait bir alana acilen ihtiyacım var. virginia wolf haklıymış. kendine ait bir oda.
70'li yıllara ait sıcak güzel bir italyan filmine ihtiyaç duyuyorum. ankara'nın ayazını hissettirdiği bu soğuk kasım öğleden sonrasında.
buraya sürekli taslaklar yazmaktan sıkıldım. bunu yayınlayacağım. dengesiz ruh hallerimden ben de çok sıkıldım. ama teşhisin peşine düşmek gibi de bir niyetim yok. kendi kendime takılıyorum. bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum. uzun süreli yalnızlıktan çıldırmanın eşiğinde hissediyorum kendimi. bu halin devamlılığı beni daha hızlı bir şekilde dipsiz bir kuyuya doğru sürüklüyor. yazı dilim fark edildiği üzere, ya da çoktan fazlasıyla farkında olunduğu üzere her geçen dakika daha da arabeskleşiyor. bu fiilin ne anlama geldiğini açıklayacak durumda değilim.
sıkıntılı ruh hallerim bir türlü beni terk etmese de, her şey yolundaymış gibi asılsız bir ruh hali de, gökdelenden düşerken "buraya kadar herşey yolunda" diyen çocuk gibi hissettiriyor. ve annemin rahat kucağından huysuzlandığımın da farkındayım. o halde sahte de olsa, gülümseme ihtiyacı içindeyim. kendime ait bir alana acilen ihtiyacım var. virginia wolf haklıymış. kendine ait bir oda.
70'li yıllara ait sıcak güzel bir italyan filmine ihtiyaç duyuyorum. ankara'nın ayazını hissettirdiği bu soğuk kasım öğleden sonrasında.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






