Salı, Ağustos 28, 2007
anlaşıldı...
bugün böyle her on dakikada bir bloga girilip bir şeyler yumurtlanacak... bu resmi http://www.temple.edu/photo/photographers/orkin/orkinphotos.htm adresinden arakladım. pek hoş değil mi? adı da "a girl in italy"
bu bir tesadüf olabilir mi?
yüzüncü yazımızmış bu

bu sabah böyle yağmurlu bir güne uyanmak epey mutlu etti beni. sonra çok eskiden bir gün ayağıma yağmur damlaları düşerek uyandığım bir günü hatırladım. sonra da güvercin ile burun buruna uyandığım günü... ya arada sırada hayat bana da güler... gerçi güvercin epey panik yaratmıştı bünyede, bir çığlık patlamıştı. yazık hayvancağız da ürküp, balkonun kapısına çarpmıştı. en az onun kadar ürkerek bakamadan babasına koşan kız çocuğu, "baba öldü galiba" diye ağlamıştı. neyse ki güvercin ölmemiş, yaşananın da güzel bir tesadüf olduğunun idrakına varılmıştı. serbest çağrışım benim kafam böyle çalışıyor...
Pazar, Ağustos 19, 2007
...
"oynamak zorunda olduğumuz oyun şudur: artık özel mülkiyetin kimseye ait olmadığını, çünkü tüketim mallarının bu kadar bollaştığı koşullarda hiç kimsenin bunların kısıtlanması ilkesine tutunmaya hakkı olmadığını, ama yine de sırf mülkiyet ilişkilerinin körce sürdürülmesine hizmet eden o bağımlılık ve muhtaçlık durumuna düşmemek için bile kişinin bazı şeylere sahip olmak zorunda olduğunu görmek ve dile getirmek. ama bu paradoksun tezinin varacağı yer yıkımdır: nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık. anti tez ise, telafuz edildiği anda, rahatsız bir vicdanla sahip oldukları şeylere tutunmak isteyenlerin ideolojisine dönüşür. yanlış yaşam doğru yaşanmaz."
adorno
Pazartesi, Ağustos 13, 2007
tatil sonrası orta çağa'a dönüş...
yaklaşık olarak bir yıldır bu blogda yazmaktayım, takip edenler bilir, genelde yorgun ve huysuzumdur. işte böyle sanki yüzyılların yorgunluğunu taşıyormuşum hissiyle temmuz ayının son günlerinde kaş'a gittim. daha önce hiç gitmemiştim, çok duymuştum, merak etmiştim. kaş'a yerleşme fikrini hiç durmadan sıkılmadan her mevsim dile getiren arkadaşları anladım. o kadar güzeldi ki etraf, söz gelimi bodrum'a gitmiş olsaydım, ya da marmaris'e sinirden delirme noktasına geleceğim bir dolu talihsizliğe rağmen, suratımda kesintisiz bir gülümseme ile gezindim. ankara kasabasının sıkıntılı halleri de beraberimdeydi, ama ben yüz vermedim. ayrıca uzun süredir ilk defa maillerime hiç bakmadım, ortamda bilgisayar olmasına rağmen, tam bir tatil modundaydım.
tatil süresince beni az da olsa huzursuz eden tek şey takip etmemenin imkansız olduğu melih gökçek beyanlarıydı. zira gazete okumayayım diye kaçsan "nerelisin" sorusuna bir şekilde yanıt verdiğin birileri o beyanları hemen yorumuna sunuyordu. ya da kazara gözüne çarpan tv ekranlarında malum saçma sırıtışıyla ankara tiranı melih bey hazretleri beliriyordu. ama bu bile işin asıl o kadar da tadımızı kaçırmamıştı, bir kaç sinirle kurulan cümlenin ertesinde, kaş'ın buz gibi denizinde balıklar eşliğinde kulaç atarken, susuzluk çok da hissedilemiyordu. sonra malumunuz işe gireli henüz bir yıl olmamış bir toy çalışan olarak ancak 5 gün izin alabilmiştim. ankara yolları göründü.
işte kabus tam da böyle başladı, eve geldim.
-baba su var mı?
-yok
- ne zaman gelecek?
- yarın olması lazım ama belli de olmaz
-ne kadar süredir yok?
-bugün ikinci gün
ankara'da yaşayanlar ya da basını düzenli takip edenler hikayenin devamını aslında biliyorlar. ama biz yine de birazcık da olsa bahsedelim. ertesi gün işe gittim. su kesintileri başladığından beri iş yerimize hiç su gelmemiş, ortalık pislik içinde, tuvalette içme suyu kullanılıyor vs... öğlen saatlerinde garibim n. telefon ile aski'ye ulaşmaya çalışırken, ntvmsnbc'de son dakika haberi: ankara'da ivedik'te ana boru patladı. binlerce ev ve işyerini su bastı. borular tamir edilene dek (3 gün) tüm ankara'ya su verilmeyecek. ardından aski'den açıklama: talihsiz bir kaza. iki gün sonra ankara tiranı tv'lerde: "allah'ın işi, allah'ın bize afet vereceğini öngöremedik"
ne denebilir ki? küresel ısınma var, kuraklık var, tiranımız ne yapsın? zaten küresel ısınma spesifik olarak sadece ankara'yı etkiliyor, büyük olasılıkla bu etkinin altında da tiranımıza dil uzatma cüretine sahip ideolojik gruplar var. orta okuldaki fen bilgisi derslerinde öğretilen, basınç kurallarından bihaber aski yöneticisinde de bir payı var mıdır acaba bu ideolojik grupların? tiranımızın ankara'nın su sıkıntısına çözüm getirebilecek gerede projesini reddetmesine ise zaten şeytanla işbirliği halindeki dsi'nin kendisi sebep oldu.
sonuç yerine: işyerime bu sabah, evime dün gece su geldi
Pazartesi, Temmuz 23, 2007
Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru/Ulus Baker
Sosyoloji ve genel olarak sosyal bilimler, özellikle akademik evrimleri boyunca gittikçe bir "kanaatlar sosyolojisi" karakteri kazanmaya meylettiler. Yani aslında en değişken toplumsal olgulardan olan kanaatların bir koleksiyonu, bir fıltrelenmesi ve bir özetlenmesi olarak kendi pratiklerini biçimlendirdiler. Bu durum genel olarak beşeri bilimleri önemli bir epistemolojik problemle karşı karşıya bırakmaktadır: kanaatların kanaati olmak, ya da daha doğrusu kanaatlar ile bilgi arasındaki en klasik ayrım karşısında birincisine yönelmek. Böylece en azından olağan bilim olarak sosyoloji bir enformasyon ya da "bilme" türü olmaktan çok, insanlara kendi dünyaları, yaşamları ve amaçları, istekleri ve ihtiyaçları konusunda ne düşündüklerini soran bir araştırma teknolojisi olarak kendini sınırlandırma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa gazeteciliğin ve genel olarak enformasyon medyasının, giderek devletin istihbarat aygıtlarının bu pratiği çok daha yetkin ve edimsel bir tarzda yürütebileceği rahatlıkla söylenebilir.
Kanaatlar sosyolojisi adını verdiğimiz bu eğilimin karşısına "duygular sosyolojisi" dediğimiz bir öneriyle çıkmayı planlıyoruz. Walter Benjamin gibi birisinin ya da Georg Simmel'in düşünce ve "aydınlanma/aydınlatma" ritimlerini paylaşmayı umabilecek, özellikle de toplumsal tipleri birtakım afektif (duygusal) varolma halleriyle açığa çıkarmaya çalışacak bir sosyal bilim günümüzde hangi koşullarda mümkündür ve hangi türden saiklerie inşa edilebilir? Günümüzün olağan akademik ortamında sosyal bilimler esas olarak şu soruyu ortaya atmanın ötesine pek geçemiyorlar: insanlara yöneltilen kanaat soruları (pozitivizm ve düz ampirisizm), metinlere yöneltilen sorgulamalar (hermenötik ve dekonstrüksiyon) ya da değişmez unsurların yapılarının (sözgelimi zihinsel yapıların) araştırılması ve kurucu unsurlarının değişmezler halinde tespiti (yapısalcılık ve işlevselcilik). Daha da ilginci esas işlevinin "düşünceyi dürtmek" olduğuna inandığımız felsefenin de bu yola kolayca girmiş olması ve sosyal bilimlere bir "kanaatlar epistemolojisi" kazandırmak üzere normatif eksenler üzerinde hareket etmeye başlamasıdır: Habermas ve onun "iletişim faaliyeti teorisi" bunun en iyi örneklerinden biridir.
Günümüzde kanaatlarin "düşüncelerden" daha değerli olmaya başladığı açık: Düşünce bir insan faaliyeti olarak kabul görmeye Descartes'ın Cogito'suyla başladı. Yani Platonik ideaların bizdeki soluk yansıması değildi artık; bizzat bireysel, kişisel insan faaliyetiydi ve bu faaliyet engellenebiliyordu. Kartezyen imajı altında "düşünmek" bu yüzden artık haklarını ve özgürlüklerini talep edebilecekti. Ama aynı "hukuki edim" sayesinde kanaatlar da, yani eskilerin bilgi (episteme) karşısında aşağı veya geçici gördükleri "doxa" da özgürlük taleplerini ileri sürebilir hale gelmiştir. Yine de artık Marx'ın "bir halkın, bir çağın ya da bir uygarlığın ne olduğunu anlamak için ona kendisi hakkında ne düşündüğünü sormayız" türünden bir önermesinden oldukça uzaklaşmış bir haldeyiz. Dinsel akımlar bile kendilerini olsa olsa "kanaatlar arasında bir kanaat" olarak sunmaya meylediyorlar ve zaten modernlik dediğimiz şeyin temel karakteristiği de kanaatların ve görüş bildirimlerinin aşırı bir önem kazanmasından başka bir şey değildir. Eskiden kendisini "hakikat" olarak sunan bir söylem şimdi artık kanaatlar arasında yarışım sürdürmeye çalışan bir kanaat haline geliyor.
Marx'ın yukarıda andığımız sözünden bu yana ne olup bitti? Her şeyden önce kanaatlar duygular arasında birer duygu olmayı bırakarak nihai bilişsel unsurlar olarak kabul edilmeye başladılar. Modern toplumun en demokratik kıstası kanaatların doğru tasnifi ve birbirleriyle yarıştırılarak bazı politik, ekonomik, kültürel faaliyetlerin normatifliğe kavuşturulmasıdır. Kamuoyu araştırmalarıyla demokratik seçimler arasındaki farkın ya da mesafenin ortadan kalkması bunun delillerinden yalnızca biridir. Konumuz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta bu durumun sosyal bilim araştırmalarında artık genelgeçer bir hale gelmiş olmasıdır. Kanaatların kararsız olma, kolay ya da zor, ama yine de "değişebilir" ve dolayısıyla "manipüle edilebilir" olma özelliği onları "düşünme" adını verebileceğimiz insan faaliyetinden doğa bakımından farklı kılmaktadır. Kanaatların eksenine yerleştikleri ölçüde sosyal bilimler düşünmekten çok, kanaatların kanaati olmakla kalmak eğilimindedirler. Böylece kanaatlar bir "düzleştirme mantığıyla" çalışırlar: mesela bir insanın kendi varoluş koşullan hakkındaki kanaati bu koşulların tespitinden daha derin bir realiteymiş gibi görünecektir. Belki sosyal bilimlerin genel tavrının bir "demokratizasyonu" diye alkışlanabilecek olan böyle bir bakış açısı aslında çok önemli bir sorunu gözardı etmektedir: bir insanı en iyi tanıyanın yine kendisi olacağına dair temel bir önyargı...
Oysa insanı toplumsal bir varlık olarak tanıyanlar daha çok onun sürekli etkileşim içinde olduğu sosyal dünyası ve "ötekilerdir". Hiç değilse onu "adlandırırlar" ve insanlığı "sosyal tipler" halinde etiketlendirmekten bir an olsun geri durmazlar. Hermenötik geleneğe yaslanan sosyal bilim bile "anlamayı" birinin kendi hakkındaki tasavvuruna eş düşen bir tasavvura sahip olmak olarak tanımlamakla aslında "kanaatlar sosyolojisinin" sözkonusu epistemolojik tuzağına düşmektedir. Ondokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin oluşum aşamasında en can alıcı unsur olan "sosyal tipler yaratma" yetisi bu çerçevede sosyal bilimler pratiğini giderek terketmektedir. Kategoriler artık Kant'ın istediği gibi "eyrensel" ve "zorunlu"durlar, ancak Kant'ın asla istemeyeceği bir şekilde artık belli tiplere ancak "bol gelen kavramlar" halinde uygulanabilirler. Bu durum moderniteye özgü toplumsal tiplerin yitip gittikleri ve toplumun tipolojik olarak düzleştiği bir toplumsal yapıya mı delalet ediyor, yoksa bizzat sosyal bilimler bu yeteneklerini yitirdiler, bu apayrı ve burada cevap bulmaya çalışmayacağımız bir sorudur. Biliyoruz ki toplumsal tipleri sadece sosyal bilimlere ve Simmel'in toplumsal tipler galerisine borçlu değiliz; edebiyat, sonra da sinema toplumsal tipler üretip durdular ve artık, en az sosyal bilimler kadar, bu yetilerini kaybetme eğilimindeler. Doğrudan doğruya toplumsal tipler üstünde durmasa bile, duygular sosyolojisi ikili bir deneyim olmalıdır: birincisi bizi edebiyata, özellikle romana doğru taşırken ikincisi bizi sinemaya götürür -özellikle de bugün dar bir terimle "belgesel" adını verdiğimiz film tipine. Ancak üçüncü ve daha temel nitelikli bir boyut da elbette Spinoza'nın son derecede derin "duygular teorisi" olacaktır. Tabii ki her şey toplumsal hayat içinde imajların, kanaatların ve düşüncelerin aslında bir etkilenmeler ve duygulanmalar süreci içinde anlam kazanabileceği fikrine götürüyor bizi.
Sinemanın dünyasıyla karşılaştığımız andan itibaren temel bir gözlemde bulunmaktan da kaçınamayız: sosyoloji, göstergebilim, sanat tarihi hatta psikanaliz sinemayı "analız" etmeye cesaret eden temel insan bilimleri olarak kendilerini sundular. Ancak bu sinemanın da bizzat "analiz" edebileceği fikrinin belli bir oranda horgörülmesi demekti. Tıpkı Simmel'in ünlü toplumsal tiplerinden "yabancı" kategorisinin doğrudan Western filmin ana tematiklerinden birisi olması gibi. Üstelik sinema, Dziga Vertov'un ona yüklediği daha ilginç bir işleve de sahip olabilir: görünmeyeni görülebilir kılmak. Sonuçta günümüzün pedagojisi metinden çok görsel-işitsel malzeme üzerine dayanma eğiliminde. Başka bir deyişle, genel bir gözlem insanoğlunun giderek daha az okuduğunu, daha çok "seyrettiğini" ve bunu ne yazık ki popüler bir eğlenti sinemasıyla ve televizyonla gerçekleştirmek zorunda kaldığını gösterebilir. Metinler ve kanaatlar arasında kaldıkça sosyal bilimler günümüzün yaşam koşullarının çok önemli bir boyutundan kendilerini yoksun bırakmış gibiler. Görselliğin taşıyabileceği enformasyon miktarından.
Oldukça dikkat çekici bir nokta, sosyal bilimlerde etkin olan bir "felsefi-teorik" sorgunun belgesel adını verdiğimiz (ama zorunlu olarak belgesel ile sınırlı kalmaması gereken) bir fılmografı alanında pek bulunmaması, buna karşın, belgesel filmcilerin, genellikle kullandıkları görsel-işitsel ortamın enformatik gücü yüzünden edinmiş göründükleri biraz da naif bir etik sorgulamanın sosyal bilimlerin pratiğinde pek ender olarak görünmesidir. Bu durum "duygular sosyolojisinin" "belgesel" film ortamıyla "duyguların imajlarını oluşturmaya" çabalayacak sosyal bilim ortamının bir barışmasını, bir evliliğini imliyor gibidir. Gerçekten de, diyelim ki "yoksulluk" üstüne bir araştırmada bir kamera yoksulluğun "imajlarını" tespit ederek kurgulayabilir ve bunu "çevreyi", "mekanı" ve "zamanı" görüntü haline getirerek yapar. Bu imajların tasnifine, yani "düşünülmesine" sinemanın pek erken bir dönemden beri taktığı bir ad var: montaj. Jean-Luc Godard montajın modern hayatın esası olduğunu söylüyordu: hayatımız, kentlerimiz, sınai üretimimiz, edebiyatımız, her şey modern hayatta ve ileri kapitalizmde montajdan başka bir şey değildir. Ama montaj en saf haliyle sinemada bulunur. Yani onun esası ve özüdür. Oysa ki sinema kendi özü olan montajı, başka bir deyişle modern dünyayı kavrayabilme konusundaki biricik ve temel şansını televizyon yararına çoktandır terketmiştir.
Böylece montaj sinemanın ötesinde daha derin bir mefhum olarak düşünülmeli. Montaj, yalnızca filmde değil, her alanda modernliğin (ya da diyelim modernlik sonrasının) temel düşünme biçimi ve tarzıdır. Başka bir deyişle, nasıl sosyal bilimci araştırma verilerinin tasnifi yapıyor, ilişkilerini oluşturuyor ve birtakım sonuçlara varıyorsa filmci de montaj aracılığıyla varoluşun bir imajını oluşturacaktır. Bu noktada sanat ile bilim arasındaki ayrımın keskinliği ortadan kalkarak her ikisi eş titreşime sokulabilir. Bu tezdeki amacımız da zaten bu eş titreşimin bir tür projelendirme önerisinden ibaret. Bir duygular sosyolojisi ağırlıkla "imajlar üretebilme" kapasitesine tekabül etmektedir. Bunu Simmel dönemine ve onun toplumsal tiplerine dönüş olarak düşünemeyiz, ancak sosyal hayatın imajlarının tasnifi metinsel araçlarla yeterince yapılamayacağından sosyal bilimlerle görseli işitsel araçların bir evliliği esaslı bir önem kazanıyor. Henüz sığ bir alanda seyrettiği gözlemlenebilecek olan "anlatısal tarih" açılımlardan yalnızca biri olabilir. Ancak bunun da ötesine geçerek hayatın akışının genel bir görsel-işitsel tasnifinin montaja yani düşünme sürecine her an açık bir "duygular alanı" haline dönüştürülmesi, başlangıçta mutlak olarak bölük pörçük kalsa bile temel bir önerme olarak ortaya atılabilir.
Ulus Baker
*seçimin ertesinde hayatta bir karşılığımızın olmadığının bilincine bir kez daha ulaştıktan sonra, mailime düşen bu değerlendirmeyi paylaşmak istedim. hem ulus hoca'yı anmış oluruz, hem de...
Kanaatlar sosyolojisi adını verdiğimiz bu eğilimin karşısına "duygular sosyolojisi" dediğimiz bir öneriyle çıkmayı planlıyoruz. Walter Benjamin gibi birisinin ya da Georg Simmel'in düşünce ve "aydınlanma/aydınlatma" ritimlerini paylaşmayı umabilecek, özellikle de toplumsal tipleri birtakım afektif (duygusal) varolma halleriyle açığa çıkarmaya çalışacak bir sosyal bilim günümüzde hangi koşullarda mümkündür ve hangi türden saiklerie inşa edilebilir? Günümüzün olağan akademik ortamında sosyal bilimler esas olarak şu soruyu ortaya atmanın ötesine pek geçemiyorlar: insanlara yöneltilen kanaat soruları (pozitivizm ve düz ampirisizm), metinlere yöneltilen sorgulamalar (hermenötik ve dekonstrüksiyon) ya da değişmez unsurların yapılarının (sözgelimi zihinsel yapıların) araştırılması ve kurucu unsurlarının değişmezler halinde tespiti (yapısalcılık ve işlevselcilik). Daha da ilginci esas işlevinin "düşünceyi dürtmek" olduğuna inandığımız felsefenin de bu yola kolayca girmiş olması ve sosyal bilimlere bir "kanaatlar epistemolojisi" kazandırmak üzere normatif eksenler üzerinde hareket etmeye başlamasıdır: Habermas ve onun "iletişim faaliyeti teorisi" bunun en iyi örneklerinden biridir.
Günümüzde kanaatlarin "düşüncelerden" daha değerli olmaya başladığı açık: Düşünce bir insan faaliyeti olarak kabul görmeye Descartes'ın Cogito'suyla başladı. Yani Platonik ideaların bizdeki soluk yansıması değildi artık; bizzat bireysel, kişisel insan faaliyetiydi ve bu faaliyet engellenebiliyordu. Kartezyen imajı altında "düşünmek" bu yüzden artık haklarını ve özgürlüklerini talep edebilecekti. Ama aynı "hukuki edim" sayesinde kanaatlar da, yani eskilerin bilgi (episteme) karşısında aşağı veya geçici gördükleri "doxa" da özgürlük taleplerini ileri sürebilir hale gelmiştir. Yine de artık Marx'ın "bir halkın, bir çağın ya da bir uygarlığın ne olduğunu anlamak için ona kendisi hakkında ne düşündüğünü sormayız" türünden bir önermesinden oldukça uzaklaşmış bir haldeyiz. Dinsel akımlar bile kendilerini olsa olsa "kanaatlar arasında bir kanaat" olarak sunmaya meylediyorlar ve zaten modernlik dediğimiz şeyin temel karakteristiği de kanaatların ve görüş bildirimlerinin aşırı bir önem kazanmasından başka bir şey değildir. Eskiden kendisini "hakikat" olarak sunan bir söylem şimdi artık kanaatlar arasında yarışım sürdürmeye çalışan bir kanaat haline geliyor.
Marx'ın yukarıda andığımız sözünden bu yana ne olup bitti? Her şeyden önce kanaatlar duygular arasında birer duygu olmayı bırakarak nihai bilişsel unsurlar olarak kabul edilmeye başladılar. Modern toplumun en demokratik kıstası kanaatların doğru tasnifi ve birbirleriyle yarıştırılarak bazı politik, ekonomik, kültürel faaliyetlerin normatifliğe kavuşturulmasıdır. Kamuoyu araştırmalarıyla demokratik seçimler arasındaki farkın ya da mesafenin ortadan kalkması bunun delillerinden yalnızca biridir. Konumuz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta bu durumun sosyal bilim araştırmalarında artık genelgeçer bir hale gelmiş olmasıdır. Kanaatların kararsız olma, kolay ya da zor, ama yine de "değişebilir" ve dolayısıyla "manipüle edilebilir" olma özelliği onları "düşünme" adını verebileceğimiz insan faaliyetinden doğa bakımından farklı kılmaktadır. Kanaatların eksenine yerleştikleri ölçüde sosyal bilimler düşünmekten çok, kanaatların kanaati olmakla kalmak eğilimindedirler. Böylece kanaatlar bir "düzleştirme mantığıyla" çalışırlar: mesela bir insanın kendi varoluş koşullan hakkındaki kanaati bu koşulların tespitinden daha derin bir realiteymiş gibi görünecektir. Belki sosyal bilimlerin genel tavrının bir "demokratizasyonu" diye alkışlanabilecek olan böyle bir bakış açısı aslında çok önemli bir sorunu gözardı etmektedir: bir insanı en iyi tanıyanın yine kendisi olacağına dair temel bir önyargı...
Oysa insanı toplumsal bir varlık olarak tanıyanlar daha çok onun sürekli etkileşim içinde olduğu sosyal dünyası ve "ötekilerdir". Hiç değilse onu "adlandırırlar" ve insanlığı "sosyal tipler" halinde etiketlendirmekten bir an olsun geri durmazlar. Hermenötik geleneğe yaslanan sosyal bilim bile "anlamayı" birinin kendi hakkındaki tasavvuruna eş düşen bir tasavvura sahip olmak olarak tanımlamakla aslında "kanaatlar sosyolojisinin" sözkonusu epistemolojik tuzağına düşmektedir. Ondokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin oluşum aşamasında en can alıcı unsur olan "sosyal tipler yaratma" yetisi bu çerçevede sosyal bilimler pratiğini giderek terketmektedir. Kategoriler artık Kant'ın istediği gibi "eyrensel" ve "zorunlu"durlar, ancak Kant'ın asla istemeyeceği bir şekilde artık belli tiplere ancak "bol gelen kavramlar" halinde uygulanabilirler. Bu durum moderniteye özgü toplumsal tiplerin yitip gittikleri ve toplumun tipolojik olarak düzleştiği bir toplumsal yapıya mı delalet ediyor, yoksa bizzat sosyal bilimler bu yeteneklerini yitirdiler, bu apayrı ve burada cevap bulmaya çalışmayacağımız bir sorudur. Biliyoruz ki toplumsal tipleri sadece sosyal bilimlere ve Simmel'in toplumsal tipler galerisine borçlu değiliz; edebiyat, sonra da sinema toplumsal tipler üretip durdular ve artık, en az sosyal bilimler kadar, bu yetilerini kaybetme eğilimindeler. Doğrudan doğruya toplumsal tipler üstünde durmasa bile, duygular sosyolojisi ikili bir deneyim olmalıdır: birincisi bizi edebiyata, özellikle romana doğru taşırken ikincisi bizi sinemaya götürür -özellikle de bugün dar bir terimle "belgesel" adını verdiğimiz film tipine. Ancak üçüncü ve daha temel nitelikli bir boyut da elbette Spinoza'nın son derecede derin "duygular teorisi" olacaktır. Tabii ki her şey toplumsal hayat içinde imajların, kanaatların ve düşüncelerin aslında bir etkilenmeler ve duygulanmalar süreci içinde anlam kazanabileceği fikrine götürüyor bizi.
Sinemanın dünyasıyla karşılaştığımız andan itibaren temel bir gözlemde bulunmaktan da kaçınamayız: sosyoloji, göstergebilim, sanat tarihi hatta psikanaliz sinemayı "analız" etmeye cesaret eden temel insan bilimleri olarak kendilerini sundular. Ancak bu sinemanın da bizzat "analiz" edebileceği fikrinin belli bir oranda horgörülmesi demekti. Tıpkı Simmel'in ünlü toplumsal tiplerinden "yabancı" kategorisinin doğrudan Western filmin ana tematiklerinden birisi olması gibi. Üstelik sinema, Dziga Vertov'un ona yüklediği daha ilginç bir işleve de sahip olabilir: görünmeyeni görülebilir kılmak. Sonuçta günümüzün pedagojisi metinden çok görsel-işitsel malzeme üzerine dayanma eğiliminde. Başka bir deyişle, genel bir gözlem insanoğlunun giderek daha az okuduğunu, daha çok "seyrettiğini" ve bunu ne yazık ki popüler bir eğlenti sinemasıyla ve televizyonla gerçekleştirmek zorunda kaldığını gösterebilir. Metinler ve kanaatlar arasında kaldıkça sosyal bilimler günümüzün yaşam koşullarının çok önemli bir boyutundan kendilerini yoksun bırakmış gibiler. Görselliğin taşıyabileceği enformasyon miktarından.
Oldukça dikkat çekici bir nokta, sosyal bilimlerde etkin olan bir "felsefi-teorik" sorgunun belgesel adını verdiğimiz (ama zorunlu olarak belgesel ile sınırlı kalmaması gereken) bir fılmografı alanında pek bulunmaması, buna karşın, belgesel filmcilerin, genellikle kullandıkları görsel-işitsel ortamın enformatik gücü yüzünden edinmiş göründükleri biraz da naif bir etik sorgulamanın sosyal bilimlerin pratiğinde pek ender olarak görünmesidir. Bu durum "duygular sosyolojisinin" "belgesel" film ortamıyla "duyguların imajlarını oluşturmaya" çabalayacak sosyal bilim ortamının bir barışmasını, bir evliliğini imliyor gibidir. Gerçekten de, diyelim ki "yoksulluk" üstüne bir araştırmada bir kamera yoksulluğun "imajlarını" tespit ederek kurgulayabilir ve bunu "çevreyi", "mekanı" ve "zamanı" görüntü haline getirerek yapar. Bu imajların tasnifine, yani "düşünülmesine" sinemanın pek erken bir dönemden beri taktığı bir ad var: montaj. Jean-Luc Godard montajın modern hayatın esası olduğunu söylüyordu: hayatımız, kentlerimiz, sınai üretimimiz, edebiyatımız, her şey modern hayatta ve ileri kapitalizmde montajdan başka bir şey değildir. Ama montaj en saf haliyle sinemada bulunur. Yani onun esası ve özüdür. Oysa ki sinema kendi özü olan montajı, başka bir deyişle modern dünyayı kavrayabilme konusundaki biricik ve temel şansını televizyon yararına çoktandır terketmiştir.
Böylece montaj sinemanın ötesinde daha derin bir mefhum olarak düşünülmeli. Montaj, yalnızca filmde değil, her alanda modernliğin (ya da diyelim modernlik sonrasının) temel düşünme biçimi ve tarzıdır. Başka bir deyişle, nasıl sosyal bilimci araştırma verilerinin tasnifi yapıyor, ilişkilerini oluşturuyor ve birtakım sonuçlara varıyorsa filmci de montaj aracılığıyla varoluşun bir imajını oluşturacaktır. Bu noktada sanat ile bilim arasındaki ayrımın keskinliği ortadan kalkarak her ikisi eş titreşime sokulabilir. Bu tezdeki amacımız da zaten bu eş titreşimin bir tür projelendirme önerisinden ibaret. Bir duygular sosyolojisi ağırlıkla "imajlar üretebilme" kapasitesine tekabül etmektedir. Bunu Simmel dönemine ve onun toplumsal tiplerine dönüş olarak düşünemeyiz, ancak sosyal hayatın imajlarının tasnifi metinsel araçlarla yeterince yapılamayacağından sosyal bilimlerle görseli işitsel araçların bir evliliği esaslı bir önem kazanıyor. Henüz sığ bir alanda seyrettiği gözlemlenebilecek olan "anlatısal tarih" açılımlardan yalnızca biri olabilir. Ancak bunun da ötesine geçerek hayatın akışının genel bir görsel-işitsel tasnifinin montaja yani düşünme sürecine her an açık bir "duygular alanı" haline dönüştürülmesi, başlangıçta mutlak olarak bölük pörçük kalsa bile temel bir önerme olarak ortaya atılabilir.
Ulus Baker
*seçimin ertesinde hayatta bir karşılığımızın olmadığının bilincine bir kez daha ulaştıktan sonra, mailime düşen bu değerlendirmeyi paylaşmak istedim. hem ulus hoca'yı anmış oluruz, hem de...
Perşembe, Temmuz 12, 2007
ulus baker'in ardından...

"hakiki bir mülksüzü hiç bir şey bilmeyen bilgemizi yitirdik..." karahaber.org'tan
ulus hoca vefat etti. buradaki "hoca" sıfatı, kendisinin pek de hoşlanmadığı bir sıfattı, ancak ben onun kadar başarılı değilim dilin sınırlılığını aşma konusunda, hep "hocam" dedim, o hiç müdahele etmedi, ama biraz rahatsız oldu, hissettim.
aslında söylenebilecek çok şey yok. hep iğreti kurmuştu yaşamla ilişkini. bir yandan sanki üzerinde yüzyılların mutsuzluklarının sorumluluğu varmış gibi, var olmakla bu sorumluluğun taşıyıcısıymış gibi, ama bir yandan da çözülemeyecek sorun yokmuş gibi. dilin sınırları, sevgili hocam senin kadar başarılı olmadığımı söylemiştim, ama yine de denemeliyim değil mi? ne de olsa hepimiz kant'ın çerçevesinden bakıyoruz değil mi?
ulus hoca'dan ders aldım evet, bu yaşadığım en ilginç deneyimdi. ne yaşadığım ders deneyimi ne de öncesinde henüz toy bir solcuyken bize "küreselleşme" anlatan adam imgesi, ulus baker'i anlatabilir. açıkcası çok iyi tanımadım hiç onu, ama o, yukarıda karahaber.org'tan aldığım cümleyi hep hissettirdi: hakiki bir mülksüzdü ve hiçbir şey bilmeyen bilgeydi... karşılaştığım için mutlu olduğum, gidince ise yokluğunu derinden hissedeceğimi anladığım kişiydi. sanki bir yerlerde onun gibi birilerinin varlığı iyi geliyordu. mümkün olabildiğince "dışarı"da kalmayı becermiş, ama işte hep diyorum ya bir yandan da hiç de "dışarı"da kalma derdinde olmayan biri. anlatmak benim için o kadar güç... güle güle ulus hocam, iyi ki var oldun... bugün körotonomedya'ya düşen bir mail ile bitireceğim, ulus hoca'dan alıntıyla...
"İgnoramus artık açıklanamaz olan, bilinmeyen olmadığı gibi bir "başarısızlık" ya da "eksiklik" de değildir. aksine yeni değerlerin, yeni deneylerin ve yeni arzuların üretilmesini uyaracak aktif bir güçtür. bu açıdan, "hiçbir zaman olumsuz olmayan" şey, psikanalitik dünya görüşünce "yoksunluk" kategorisi altında ele alınarak damgalanan bilinçdışının "içeriği" değildir. deney ve üretim çalışmasına dayanan İgnoramus'tur.
...
İgnoramus, böylece bilinçdışına yönelen felsefi bir kategori olarak iş görmeye çağrılabilir. bir anlamda onu, bir bilinçdışı üretimi faaliyeti, isterseniz sakıncalı gördüğümüz bir terimle "bilinçdışı üretim tarzı" olarak kabul edebiliriz. bilinçdışının elde edilmesi ne mübadeleye, ne de Tanrısal ya da Şeytanî kuvvetlerin bahşetmesiyle mümkündür. Deleuze'ün, farklı bir anlamda, altını çizdiği gibi, onun üretilmesi gerekir. işte İgnoramus [...] bilinçdışını üretebilecek, psikanalizin yaptığı gibi, "yorumlamayla" ve "iletişimle" yetinmeyecek bir iletişim aracı olarak kendi temelini, arka planını bulur. o, bilişsel ya da iletişimsel olan her şeyin sınırötesidir, çünkü kısmen "bilinen" ile "bilinmeyen"i ayıran hududun karanlığını paylaşmakla birlikte ona üstten bakar. bununla "ne bilebilirim" ile "ne umabilirim" sorularının arasında yer alan "ütopik" bir bilinç değil, "ne yapabilirim" sorusunun kanatlarında ilerleyecek bir bilinçötesidir. en belirgin ve yaşamsal örneklerini sözün bittiği yerde sözün sürebildiği bir sınırötesinde görebiliyoruz: Spinoza'nın Etikinde ve Marx'ın "felsefe-ötesi"nde.
İgnoramus, bilmiyoruz, ölümler (felsefenin ölümü, ideolojilerin sonu, devrimler çağının bitişi gibisinden) ilan etmez. buna karşın, "bilmiyoruz" diye telaffuz edilen birçok itiraf tipinden (bilimsel, gündelik, sanatsal) de özel olarak kendini ayırır. bizzat kendisi, telaffuz edilen itiraflar arasında yer almaz, inançla bilim arasındaki eşitsiz mücadele içinde yer aldığı zaman "boyun eğiş" pratiği olarak icra edilen inanç zararına "bilimin bilişsel alanını" ilerletmek amacına sahip olmadığı gibi, bilişsel alanın üzerine yazılmayacak çok etkili bir yazıyı üretmeyi amaçlar. İgnoramus telaffuz edilmez, telaffuz edilen her şey tarafından örgütlenen bir sonuçtur. "orada artık her şey biter": ya Foucault gibi "gülmeye başlarsınız" (gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce "ölüme geçersiniz."
Ulus Baker; "İgnoramus=Bilmiyoruz: Bilinçdışının Bir Eleştirisine Doğru"
ulus hoca vefat etti. buradaki "hoca" sıfatı, kendisinin pek de hoşlanmadığı bir sıfattı, ancak ben onun kadar başarılı değilim dilin sınırlılığını aşma konusunda, hep "hocam" dedim, o hiç müdahele etmedi, ama biraz rahatsız oldu, hissettim.
aslında söylenebilecek çok şey yok. hep iğreti kurmuştu yaşamla ilişkini. bir yandan sanki üzerinde yüzyılların mutsuzluklarının sorumluluğu varmış gibi, var olmakla bu sorumluluğun taşıyıcısıymış gibi, ama bir yandan da çözülemeyecek sorun yokmuş gibi. dilin sınırları, sevgili hocam senin kadar başarılı olmadığımı söylemiştim, ama yine de denemeliyim değil mi? ne de olsa hepimiz kant'ın çerçevesinden bakıyoruz değil mi?
ulus hoca'dan ders aldım evet, bu yaşadığım en ilginç deneyimdi. ne yaşadığım ders deneyimi ne de öncesinde henüz toy bir solcuyken bize "küreselleşme" anlatan adam imgesi, ulus baker'i anlatabilir. açıkcası çok iyi tanımadım hiç onu, ama o, yukarıda karahaber.org'tan aldığım cümleyi hep hissettirdi: hakiki bir mülksüzdü ve hiçbir şey bilmeyen bilgeydi... karşılaştığım için mutlu olduğum, gidince ise yokluğunu derinden hissedeceğimi anladığım kişiydi. sanki bir yerlerde onun gibi birilerinin varlığı iyi geliyordu. mümkün olabildiğince "dışarı"da kalmayı becermiş, ama işte hep diyorum ya bir yandan da hiç de "dışarı"da kalma derdinde olmayan biri. anlatmak benim için o kadar güç... güle güle ulus hocam, iyi ki var oldun... bugün körotonomedya'ya düşen bir mail ile bitireceğim, ulus hoca'dan alıntıyla...
"İgnoramus artık açıklanamaz olan, bilinmeyen olmadığı gibi bir "başarısızlık" ya da "eksiklik" de değildir. aksine yeni değerlerin, yeni deneylerin ve yeni arzuların üretilmesini uyaracak aktif bir güçtür. bu açıdan, "hiçbir zaman olumsuz olmayan" şey, psikanalitik dünya görüşünce "yoksunluk" kategorisi altında ele alınarak damgalanan bilinçdışının "içeriği" değildir. deney ve üretim çalışmasına dayanan İgnoramus'tur.
...
İgnoramus, böylece bilinçdışına yönelen felsefi bir kategori olarak iş görmeye çağrılabilir. bir anlamda onu, bir bilinçdışı üretimi faaliyeti, isterseniz sakıncalı gördüğümüz bir terimle "bilinçdışı üretim tarzı" olarak kabul edebiliriz. bilinçdışının elde edilmesi ne mübadeleye, ne de Tanrısal ya da Şeytanî kuvvetlerin bahşetmesiyle mümkündür. Deleuze'ün, farklı bir anlamda, altını çizdiği gibi, onun üretilmesi gerekir. işte İgnoramus [...] bilinçdışını üretebilecek, psikanalizin yaptığı gibi, "yorumlamayla" ve "iletişimle" yetinmeyecek bir iletişim aracı olarak kendi temelini, arka planını bulur. o, bilişsel ya da iletişimsel olan her şeyin sınırötesidir, çünkü kısmen "bilinen" ile "bilinmeyen"i ayıran hududun karanlığını paylaşmakla birlikte ona üstten bakar. bununla "ne bilebilirim" ile "ne umabilirim" sorularının arasında yer alan "ütopik" bir bilinç değil, "ne yapabilirim" sorusunun kanatlarında ilerleyecek bir bilinçötesidir. en belirgin ve yaşamsal örneklerini sözün bittiği yerde sözün sürebildiği bir sınırötesinde görebiliyoruz: Spinoza'nın Etikinde ve Marx'ın "felsefe-ötesi"nde.
İgnoramus, bilmiyoruz, ölümler (felsefenin ölümü, ideolojilerin sonu, devrimler çağının bitişi gibisinden) ilan etmez. buna karşın, "bilmiyoruz" diye telaffuz edilen birçok itiraf tipinden (bilimsel, gündelik, sanatsal) de özel olarak kendini ayırır. bizzat kendisi, telaffuz edilen itiraflar arasında yer almaz, inançla bilim arasındaki eşitsiz mücadele içinde yer aldığı zaman "boyun eğiş" pratiği olarak icra edilen inanç zararına "bilimin bilişsel alanını" ilerletmek amacına sahip olmadığı gibi, bilişsel alanın üzerine yazılmayacak çok etkili bir yazıyı üretmeyi amaçlar. İgnoramus telaffuz edilmez, telaffuz edilen her şey tarafından örgütlenen bir sonuçtur. "orada artık her şey biter": ya Foucault gibi "gülmeye başlarsınız" (gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce "ölüme geçersiniz."
Ulus Baker; "İgnoramus=Bilmiyoruz: Bilinçdışının Bir Eleştirisine Doğru"
Pazartesi, Temmuz 09, 2007
Cuma, Haziran 15, 2007
Çarşamba, Haziran 13, 2007
manasız hiper aktiflik halleri

daha önce, ilk dönem ödevleri bittiğinde böyle gülen bir resim koymuştum, hatta gadjo da sevincimi payaşmıştı. şimdi ödevler bitmedi, iki saatlik uyku ile ödevi yetişterememiş ve bu yüzden azarını işitmiş, üsteklik de karamsarlık ile tanımlanan bu kişi neden bu resmi seçip bulup, buraya yerleştirmiştir? kendisi de bilmemektedir. manasız bir hiper aktivite ve neşe ile doluyum. hadi bakalım hayırlısı...



efendim bir de bu resim varki, onu da en yakın zaman içinde hediye olarak beklemekteyim. dolicim, petracım, alimunyum, hadi bakalım güçlerinizi birleştirin voltran olun bekliyorum...
Perşembe, Haziran 07, 2007
yaa işte böyle
Cumartesi, Mayıs 26, 2007
temsili demokrasi, seçimler, aklıma gelenler
j.j.rousseau, pek çokları tarafından "genel irade" kavramı eliyle totaliterliğin teorisini oluşturmakla suçlanmıştır. bu suçlamanın ne kadar doğru olduğu, ya da kendisinin bunu ne kadar hak ettiğini tartışmak niyetinde değilim. burada asıl dikkat çekmek istediğim, bu suçlamalarla yüzyüze kalan rousseau'nun teorisinin başka bir yönüne dikkat çekmek istiyorum. o da şu rousseau bireysel iradelere genel irade karşısında hiç şans tanımadığı halde, çok kesin ve net bir şekilde, temsili sisteme karşı çıkmıştır. hatta ona göre temsili sistem bireysel iradelerin genel iradeymişcesine açığa vurulmasının yolunu oluşturmakta ve böylece genel iradenin egemenliği söz konusuymuş gibi yapmanın aracıdır. bunları anlatmamın sebebi malum, önümüze bir kez daha jet hızıyla sunulmuş seçin bakalım seçin teranesinden kaynaklanıyor.
bir kez daha sandık başına gidiyoruz. ve yine önümüzde gerçekte seçilecek bir şey yok. ama önümüzdeki süreç boyunca yaşamın büyük bir kısmını işgal edecek, aslında hiç umursamayan ama umursuyormuş gibi yapanların soytarılıklarına, bol miktarda gürültü kirliliğine maruz kalacağız. bu yazının amacı asla kimseye oy vermeyin demek değil, yanlış anlaşılmasın, zira bu satırların yazarı da gider bişi bulur ona oy atar büyük olasılıkla.
benim asıl derdim, bu yalanla insan türünün daha ne kadar devam edeceği sorusu. günlerdir kafamda dönen bu. herkes farkında a ya da b partisi bir şeyi değiştirmekten çok uzak. cumhuriyeti kutsama mitingleri eliyle de zaten pek bir varlık gösterememiş sol da tamamen seçenek dışı bırakıldı. şu anda da uzun süredir yaptığı gibi, bir türlü müdahil olamadığı gündemin arkasından koşturuyor. e bu tabloda seçeneğin olmadığı bir seçimin anlamı nedir? daha ötesi varsayalım en istenir programa sahip parti (herkes içini doldursun benimkisi malum) seçildi. üstelik epey vekil soktu meclise. bu durmda da siyasal iktidara ve devlete endeksli siyaset anlayışına bir değişiklik yaratabilir mi? bana hiç de öyle gelmiyor. neyse böyle işte bu aralar da bunlar dönüyor kafada.
bir kez daha sandık başına gidiyoruz. ve yine önümüzde gerçekte seçilecek bir şey yok. ama önümüzdeki süreç boyunca yaşamın büyük bir kısmını işgal edecek, aslında hiç umursamayan ama umursuyormuş gibi yapanların soytarılıklarına, bol miktarda gürültü kirliliğine maruz kalacağız. bu yazının amacı asla kimseye oy vermeyin demek değil, yanlış anlaşılmasın, zira bu satırların yazarı da gider bişi bulur ona oy atar büyük olasılıkla.
benim asıl derdim, bu yalanla insan türünün daha ne kadar devam edeceği sorusu. günlerdir kafamda dönen bu. herkes farkında a ya da b partisi bir şeyi değiştirmekten çok uzak. cumhuriyeti kutsama mitingleri eliyle de zaten pek bir varlık gösterememiş sol da tamamen seçenek dışı bırakıldı. şu anda da uzun süredir yaptığı gibi, bir türlü müdahil olamadığı gündemin arkasından koşturuyor. e bu tabloda seçeneğin olmadığı bir seçimin anlamı nedir? daha ötesi varsayalım en istenir programa sahip parti (herkes içini doldursun benimkisi malum) seçildi. üstelik epey vekil soktu meclise. bu durmda da siyasal iktidara ve devlete endeksli siyaset anlayışına bir değişiklik yaratabilir mi? bana hiç de öyle gelmiyor. neyse böyle işte bu aralar da bunlar dönüyor kafada.
Pazar, Mayıs 20, 2007
internetin hayatımıza kattıkları ya da ders çalışmamak için daha ne yapabilirim?
15 yaşındayken, almanya'ya gitmiştik öğrenci değişim programına dahil olarak. (doli de vardı) gittiğimiz ilk gece ya da ikinci gece, biz hepimiz şaşkın ördek yavruları şeklinde ortalıkta dolanırken henüz, bizi konuk eden ev sahipleriyle didişmeye başlamadan önce, toplu halde bir konsere gitmiştik. ilginç bir deneyimdi, öncelikle bira ile kahvaltı yaptıklarını düşündüğümüz almanlar bira içiyoruz diye bize tepki göstererek şaşırtmışlardı bizi. neyse lafı uzatmadan, çıkan gruplardan biri de selig idi. hiç birimiz tanımıyorduk onları, ayrıca biranın memleketinde biraya tepki gösteren uyuzlara kıl olmuştuk, ama buna rağmen çok eğlenmiştik. hatta s. selig'in bir kasetini almıştı, sonra memelekete dönünce bana da çekmişti.
az önce duvara karşı filminin müziklerini dinlerken, filmin bitiş şarkısı (Zinoba Life is what you make it) nın you tube da videosunu ararken, şarkıyı söyleyen amcamın selig grubundan ayrılmış olduğunu öğrendim. bir de aradığım şarkını videosunun you tube da olmadığını. olsaydı yükleyecektim. napalım sağlık olsun. yaaa dünya zaten küçüktü, netle daha bir küçüldü değil mi mirim?
beni internetten takip ettiğini söyleyen birisiyle karşılaştım geçenlerde. merak ettim kardeşlerimi falan aradım. sonra yaşamın ve ölümün çok kolay olduğu zamanlarda vurulan amcam ile karşılaştım, bir lisenin bir tarihteki mezunları arasında. en küçük kardeş o amcamın adını taşır. o sitede, tüm mezunları lisenin kuruluşunun 150.yılına çağırıyorlardı. oraya gitmek nasıl olurdu acaba? saçma bir fikir farkındayım. ne denebilir ki, çocukuluk arkadaşınız gitti biz geldik yeğenleri olarak. burada ne aradığımıza dair bir fikrimiz yok üstelik, amcama dair tek hatırladığım her gelişinde bana aldığı pizza kraker.
neyse ben biraz ders çalışayım...
az önce duvara karşı filminin müziklerini dinlerken, filmin bitiş şarkısı (Zinoba Life is what you make it) nın you tube da videosunu ararken, şarkıyı söyleyen amcamın selig grubundan ayrılmış olduğunu öğrendim. bir de aradığım şarkını videosunun you tube da olmadığını. olsaydı yükleyecektim. napalım sağlık olsun. yaaa dünya zaten küçüktü, netle daha bir küçüldü değil mi mirim?
beni internetten takip ettiğini söyleyen birisiyle karşılaştım geçenlerde. merak ettim kardeşlerimi falan aradım. sonra yaşamın ve ölümün çok kolay olduğu zamanlarda vurulan amcam ile karşılaştım, bir lisenin bir tarihteki mezunları arasında. en küçük kardeş o amcamın adını taşır. o sitede, tüm mezunları lisenin kuruluşunun 150.yılına çağırıyorlardı. oraya gitmek nasıl olurdu acaba? saçma bir fikir farkındayım. ne denebilir ki, çocukuluk arkadaşınız gitti biz geldik yeğenleri olarak. burada ne aradığımıza dair bir fikrimiz yok üstelik, amcama dair tek hatırladığım her gelişinde bana aldığı pizza kraker.
neyse ben biraz ders çalışayım...
Çarşamba, Mayıs 02, 2007
fazla söze gerek yok...
Salı, Nisan 03, 2007
laia'nın halleri
uzun süredir yazamıyorum. halen iş hayatına alışamadığım için ve tabi bir de zamanı düzenleme konusundaki beceriksizliğim yüzünden vaktim olmuyor.
laia'nın iş hali
oda arkadaşı f.'ye her 15 dakikada bir, "diyorum ki istifa etsem, ne iş yapabilirim?" her saat başı "aslında benim kayifle yapabileceğim tek iş aşçılık, ama onu da birilerinin yanında yapamam. para biriktirsem küçük bir yer açacak kadar birikir mi?" aklına her geldiğinde "peki ya longo mai'ye ne dersin? nedir türkiye'de longo mai kurmanın yolu? toprak işgal edemeyiz. anayasa'da koruyan bir madde yok anında tepemize binerler, toprak satın almak lazım, yine para. "
msn'den kardeşe "bana zengin koca bul, ben çalışma işini beceremiyorum. " "kusura bakma canım pek yoğunum"
patrona içinden "sen kendine insan mı diyorsun?" yüksek sesle " ben sigara içmeden çalışamam, sigara dumanı da burayı boğuyor. benim için sorun değil, başkası mı gelse bu işe?"
laia'nın ev hali
"çok yorgunum, çok işim var, okumam gereken çok şey var. çok, çok, çok,"
küçük kardeş bu sabah "abla, hakkaten çalışmadan yaşamanın yolu nedir?" küçük kardeş maaş yattıktan sonra "abla sen bir mucizesin"
laia'nın okul hali
ders öncesi şişmiş gözler ve yaşayan cenaze görüntüsü karşısında şaşıran arkadaşlara "işler çok yoğundu, çalışacak vakit bulamadım, ben de gece çalıştım uyumadım." ya da bir kahve içmek isteyene "işe gitmem gerekiyor." hoca soru sorduğunda "aslında cevabını siz kitabınıza yazmışsınız ben de okumuştum, ama aklımda kalmamış."
laia mysteria'nın uzun süredir başka bir hali bulunmamaktadır.
laia'nın iş hali
oda arkadaşı f.'ye her 15 dakikada bir, "diyorum ki istifa etsem, ne iş yapabilirim?" her saat başı "aslında benim kayifle yapabileceğim tek iş aşçılık, ama onu da birilerinin yanında yapamam. para biriktirsem küçük bir yer açacak kadar birikir mi?" aklına her geldiğinde "peki ya longo mai'ye ne dersin? nedir türkiye'de longo mai kurmanın yolu? toprak işgal edemeyiz. anayasa'da koruyan bir madde yok anında tepemize binerler, toprak satın almak lazım, yine para. "
msn'den kardeşe "bana zengin koca bul, ben çalışma işini beceremiyorum. " "kusura bakma canım pek yoğunum"
patrona içinden "sen kendine insan mı diyorsun?" yüksek sesle " ben sigara içmeden çalışamam, sigara dumanı da burayı boğuyor. benim için sorun değil, başkası mı gelse bu işe?"
laia'nın ev hali
"çok yorgunum, çok işim var, okumam gereken çok şey var. çok, çok, çok,"
küçük kardeş bu sabah "abla, hakkaten çalışmadan yaşamanın yolu nedir?" küçük kardeş maaş yattıktan sonra "abla sen bir mucizesin"
laia'nın okul hali
ders öncesi şişmiş gözler ve yaşayan cenaze görüntüsü karşısında şaşıran arkadaşlara "işler çok yoğundu, çalışacak vakit bulamadım, ben de gece çalıştım uyumadım." ya da bir kahve içmek isteyene "işe gitmem gerekiyor." hoca soru sorduğunda "aslında cevabını siz kitabınıza yazmışsınız ben de okumuştum, ama aklımda kalmamış."
laia mysteria'nın uzun süredir başka bir hali bulunmamaktadır.
Salı, Mart 27, 2007
filmlere yansıyan avrupa dergisi'nden
"meydandan geçerken onu operanın önünde otururken gördüm yanına gittim, oturdum.
bir süre sonra oradan geen bi siyah onu tanıdığını söyleyerek yanımıza geldi karşımızda durup konuşmaya başladı ve 40 dakika boyunca durmadı sokakdan bahsetti
sokağın insana neler yaptığından
neler öğrettiğinden
fransanın son 2,3 senede nasıl değiştiğinden ve sarkozy gelecek seçimleri kazanırsa fransayı terk edeceğinden
2 sene çalışmış galiba, sonra 2 sene sokakta yaşamış
çocuğu ve karısı yüzndençalışmak zorundaymış, ama "respect"miş, o yakarmazmış öbürleri gibi
bir arada, savaş sırasında somaliye gitmiş fotoğraf çekmeye ama belediyeye sunduğunda fotoğraflarını sergi için (takım elbise giyip) reddetmişler, çünkü onlar sadece salak şeylerle ilgileniyormuş
siyah olduğu için polislerin on nasıl sıkıştırdığını anlattı
bi keresinde boğazına sarılmış biri
bu "bana sen diyemezsin siz diyeceksin" dediğinde
dav açamamış ama etrafta hiç tanık olmadığından
chirac ve sarkozy emirlerle bir olup fastaki bütün otları yaktırmışlar, o yüzden fransada ot yokmuş
ama kokain kullanan yüksek tabaka için sorun değlmiş bu, joint içenin sorunuymuş
o arada 40 dakikanın sonunda sağımızdan bir hintli geldi; yaşlı beyaz saçlı, gözlerinin kenarlarından kırmızıları görünüyor, üzerinde beyaz bir t-shirt var
hintli bunun tam yanında durdu ve "quel pays?" dedi, hangi ülkedensin? bu hintliye baktı, kafasını sola omzunun üstüne doğru çevirerek, hintli çok yakın duruyordu
hiç bir şey demedi ona, bize dönüp "görüşürüz" sonra dedi ve hızla uzaklaştı
hintli bize dönüp "neydi bu?" deyince hiç bir fikrimizin olmadığını işaretledik ve hintli de bizi bırakıp gitti.
vofff.... dedim. tout ça, c'est trop absurde. saçmalığın daniskası"
bir süre sonra oradan geen bi siyah onu tanıdığını söyleyerek yanımıza geldi karşımızda durup konuşmaya başladı ve 40 dakika boyunca durmadı sokakdan bahsetti
sokağın insana neler yaptığından
neler öğrettiğinden
fransanın son 2,3 senede nasıl değiştiğinden ve sarkozy gelecek seçimleri kazanırsa fransayı terk edeceğinden
2 sene çalışmış galiba, sonra 2 sene sokakta yaşamış
çocuğu ve karısı yüzndençalışmak zorundaymış, ama "respect"miş, o yakarmazmış öbürleri gibi
bir arada, savaş sırasında somaliye gitmiş fotoğraf çekmeye ama belediyeye sunduğunda fotoğraflarını sergi için (takım elbise giyip) reddetmişler, çünkü onlar sadece salak şeylerle ilgileniyormuş
siyah olduğu için polislerin on nasıl sıkıştırdığını anlattı
bi keresinde boğazına sarılmış biri
bu "bana sen diyemezsin siz diyeceksin" dediğinde
dav açamamış ama etrafta hiç tanık olmadığından
chirac ve sarkozy emirlerle bir olup fastaki bütün otları yaktırmışlar, o yüzden fransada ot yokmuş
ama kokain kullanan yüksek tabaka için sorun değlmiş bu, joint içenin sorunuymuş
o arada 40 dakikanın sonunda sağımızdan bir hintli geldi; yaşlı beyaz saçlı, gözlerinin kenarlarından kırmızıları görünüyor, üzerinde beyaz bir t-shirt var
hintli bunun tam yanında durdu ve "quel pays?" dedi, hangi ülkedensin? bu hintliye baktı, kafasını sola omzunun üstüne doğru çevirerek, hintli çok yakın duruyordu
hiç bir şey demedi ona, bize dönüp "görüşürüz" sonra dedi ve hızla uzaklaştı
hintli bize dönüp "neydi bu?" deyince hiç bir fikrimizin olmadığını işaretledik ve hintli de bizi bırakıp gitti.
vofff.... dedim. tout ça, c'est trop absurde. saçmalığın daniskası"
cüret a.
Perşembe, Mart 08, 2007
mart'a düşen ilk post

30'lu yaşlarında iki kafadar, aldıkları kilolar konusunda şikayet etmek yerine bir şeyler yapmak gerektiğine kanaat getirmişler. ilk akla gelen onların da aklına gelmiş, sabah erkenden kalkıp birlikte spor yapmaya karar vermişler. ve her zaman olduğu gibi içlerinden biri uykusundan vazgeçmek konusunda çekimsermiş. kararlı olan (kararlılığına istinaden kendisi bundan sonra bay k. olarak anılacaktır.) uykucu olanı (o zaman ona da bay u. diyelim.) hemen ertesi gün spor yapmaya başlamak konusunda ikna ettikten sonra, ertesi sabah evine kadar gelip onu alacağını söylemiş. sözleşip, ayrılmışlar.
gün doğarken bay k. eşofmaları üzerinde bay u.'nun kapısına dayanmış. ne var ki, apartmanın önüne geldiğinde bay u.'nun daire numarasını hatırlayamamış. günün o saatinde hazırlanıp oraya kadar gitmiş olmanın verdiği özgüven duygusu ile kapıcının ziline basmış. ama zile bastığı anda, pişman olmuş, sabahın bu saatinde kargalar kahvaltısını yapmadan kapıcıyı uyandırmış olmak onu da rahatsız etmiş. üzülmüş, ama artık yapacak bir şey yokmuş, bir kere o zile uzun uzun basılmış. bay k. bu düşünceler içindeyken, aşağıdan suratı bir karış irikıyım kapıcı görünmüş (o da bay i. olsun artık). söylene söylene kapıyı açmış.
-"kardeşim kimsin nesin ne istersin sabahın bu saatinde? Utanmıyor musun insanları bu saatte rahatsız ediyorsun? derdin nedir? "
- "kusura bakmayın ben bay u.'ya geldim ama daire numarasını hatırlayamadım. ondan zilinizi çaldım".
-"ne demek kusura bakmayın? böyle iş olur mu? saat daha 6 bile değil üstelik. bilmiyorsan numarasını gelmeyeceksin, hem senin telefonun yok mu?"
- "özür diledik ya kardeşim uzatma " bay k. bu cümleyi tamamlayamadan bay i. onu güçlüce itmiş. ve içeriye girmek üzere kapıya yönelmiş. kapının kapanmasından korkan ama aynı zamanda bay i. tarafından itilmeyi hazmedemyen bay k. kapıya doğru hızlıca harekete geçip, kapı kapanmadan araya ayağını sokmuş. içeriye bay i.'nin ardından girmiş. böyle durumlar için sık sık kullanılan ifade ile bay k.'yı şeytan dürtmüş, merdivenlerden inmeye başlamış olan bay i.'yi yakalayıp kuvvetlice itmiş. sonra geri dönüp, bay u.'nun evine doğru merdivenlerden çıkmaya başlamış. bay i. sabahın bu saatinde yaşadığı bu olayın absürdlüğüni düşünmeden, rahat sıcak yatağına dönmek yerine bay k.'nın arkasından gidip, ona bir yumruk indirmiş. hemen ardından hızla kendi evine doğru yol almaya başlamış. ama bay k. durmamış, ona yetişmiş bir yumruk da o atmış. bu arada gün iyice ağarmaya başlamış. bay i. geri dönmüş, bunun altında kalması mümkün değilmiş, küfürleşmişler, itişip kakışmışlar. bu kısır döngü, sokakta hayatın yeniden başladığına dair kanıtlar kendilerini iyice gösterene kadar sürmüş. en sonunda itişip kakışmaktan yorulmuş ikili merdivenlerin ayrı uçlarına oturup nefes almışlar. birbirlerine ters ters bakmışlar. sorun o ki, ortalıkta ne onların kavgasına son verebilecek onları ayırabilecek birileri ne de kimin haklı olduğu konusunda yorum yapacak birileri varmış. inatlarından vazgeçmedikleri sürece orada saatlerce sürecek bir didişmenin içinde devam edeceklermiş. iki taraf için de durumun bu kadar net olduğu anlaşıldığından, biri aşağıya evine, diğeri yukarıya arkadaşına doğru yürümeye başlamış.
8 mart dünya kadınlar günü kutlu olsun!
hikaye için h.'ye teşekkürler...
Salı, Şubat 27, 2007
şubat'a düşen son post

çok uzun süredir aralıksız çalışmaktayım, yorulmaktayım. ama itiraf etmek lazım iyi geliyor. bir tür aidiyet ilişkisi de kuruldu işyerimdeki odamla benim aramda. son ödevimi, hafta sonu gidip orada yazdım, evde ders çalışmak yerine bilimum başka iş ile ilgilendiğimden. (olumluları önce yazalım da kızmasın gadjo :)) bir de güzel bir resim koyalım.
tamam resim biraz melankolik, ama olsun güzel. yeni bir oda arkadaşım var iş yerinde, daha başlayalı bir hafta oldu, bu süre içinde galiba sekiz kez ben istifa ediyorum, kardeşim bu ne böyle konulu bıdırlandı. ben güldüm tabi, artık tecrübelki olduk ya :)
ilk notum açıklandı 80 buyurmuş hoca. kızdım, neyse napalım, hoca milleti kaprisli oluyor. sadece iki derse gelmedim diye 20 puanlık devamdan 8 buyurmuş beyefendi . kızdığı işe girmem midir nedir? ona neyse.
başka başka işler de var tabi, bu arada meşgul olduğum ama sıkıldım kendimden pek yazasım yokmuş. artık mart ayında görüşürüz...
Salı, Şubat 20, 2007
Cuma, Şubat 16, 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













