Çarşamba, Ağustos 27, 2008

iki

1

bundan 12 yıl önce babamın işi yüzünden lojmanda otururduk. biz taşındıktan bir iki ay sonra, alt katımıza yeni komşular geldi. evin hanımı türbanlı, içine kapalı gözüken bir kadındı. bir cumartesi günü, biz ailecek öğlen yemeği ile sabah kahvaltısının birleştiği saatlerde, uzun süren şimdilerde brunch diye adlandırılan keyfin içindeyken, kapı çaldı. kapıyı ben açtım, bizim alt kata taşınan yeni komşumuz. kadıncağız çekine çekine, annemin evde olup olmadığını sordu. anneme seslenip, keyife geri döndüm. annemin geri dönüşü epey uzun sürdü. annem geri döndüğünde biraz şaşkın bir ifadeyle, ben çıkıyorum dedi. biz tabi meraklı raziyeler hemen sıkıştırdık, kadıncağızı. nihayetinde, komşumuzun eşi, onun artık türbanlı olmasını istemiyormuş, yeni görevinde türbanlı bir eşinin olması dezavantajmış; ama tabi kadıncağız yıllardır, afyon'da yaşamış, ankarayı da bilmiyormuş, annemden bir kuaförün ve alış veriş yapabileceği mağazaların adreslerini istemiş. annem de tüm cumhuriyetçi laik bilincini kuşanıp, ben size eşlik ederim, ben de gitmeyi düşünüyordum yanıtı vermiş. velhasıl bu teyzemiz, bir ay içinde, olabildiğince bakımlı bir kadına dönüşüverdi, duruşu, bakışı dahi değişti. yakın bir süre içinde kardeşlerim çocuklarıyla yakın arkadaşlar oldu, h. teyze annemin yakın arkadaşları arasına girdi, onlarlar birlikte gezmeye başladı, tabi bunların hepsi 28 şubat'tan önceydi. bu kadar lafı niye ettim. aradan epey zaman geçti, babam emekli oldu, biz taşındık, araya mesafe girince sık görüşülmez oldu vs... bir şekilde bağlantımız koptu.

peki bunları niye yazdım.

dün akşam işten çıktıktan sonra, dolmuşa doğru yürürken biri seslendi arkamdan, döndüm baktım türbanlı bir teyze, başta tanıyamadım, ama sonra o cumartesi günü karşımda gördüğüm kadının aynısı. nasılsın annen nasıl hoşbeşinden sonra, h.teyzenin ağzından, kocam yine kapan dedi, malum akp, ben de kapandım cümleleri dökülüverdi. sormamıştım, çünkü cevap çok belliydi, ama işte o duramadı açıklamak istedi. bir şey demedim, zaten denebilecek de çok şey yoktu. bunları da yazayım istedim, karıştı kafam, hiç bir zaman cumhuriyetçi laik refleksle hareket etmedim, üniversitede türban meselesinin mesele oluşu bile komik geliyor bana. ama zaten anlattığım hikayenin de türbanla doğrudan ilişkisi yok. tuhaf, kadın aynen afyon'dan geldiği haline dönmüştü, yani öyle alengirikli türbanı ya da makyajı yoktu.

2

yine bundan bir iki gün önce, yine işe geç kalmışken, dolmuşa epey yaşlı bir amca bindi. dolmuş boş ama amca oturmadı. domuşçu sert sert, yine mi para vermeyeceksin diye gürledi. amca tabi vermeyeceğim cevabını vermeden, önde oturan biri ben veririm amcanın parasını diye atıldı. amca ardından cevabı yatıştırıp, verme oğlum onun bana 3,5 lira borcu var dedi. çok fazla geçemeden dolmuş, bir kahvenin önünde durdu, amca bana bir çay ısmarla bari deid şöföre, şöför de bir miktar bozuk para verdi, amca indi. inmesinin ardından, şöför kendisinin vahşi bir paragöz olmadığını kanıtlama isteğiyle anlatmaya başladı:

-abi sen bilmezsin, bu amca bu sokak üzerindeki 5 dükkan ve 1 apartmanın sahibi, ama şu kadarcık yol için, ya da çay için para vermek gücüne gidiyor. ömrü boyunca hiç küçük şeyler için harcamamış, biz de idare ediyoruz. ama işte bunamış, yok bana borcun var, para üstümü vermedin lafları ediyor. hayır önemli değil ne olacak da, abi para vermek sitemiyorsan şuradan şurası yürürsün di mi? o da yok. e bizim de her günümüz bir değil, bir ses etmiyoruz, bir patlıyoruz. yoksa ben öyle hiç parasız müşteriyi indirmem.

güldüm. bir de böyle eski topraklara ögü inat hoşuma gitti.


Salı, Ağustos 26, 2008

tanpınar'dan




"Her mimarlık eseri bulunduğu şehrin hayatını bir ev tanrısı gibi farkına vardırmadan idare eder. Onların kalabalığı ruhumuzda öyle bir konser yapar ki, ömrümüzde bir kere olsun onu dinlemek fırsatını bulursak, bir daha kaybetmemek şartıyla kendimizi bulmuş oluruz."

Ahmet Hamdi Tanpınar


Cuma, Ağustos 15, 2008

...


sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

Salı, Temmuz 22, 2008

"yaşasın kaş" "kahrolsun iş"

efenim uzun süredir pek bunaldığımız ortadaydı. temmuz ayı da hayırlı başlamadı, mart 2009'da gireceğimizi sandığımız yeterlik sınavına ekim 2008'de girmezsek atılacağımızı öğrendik. neyse gerildik kasıldık. sonra sınav tarihleri açıklandı: sınavlar aralık'a alınmış. birazcık gevşedik. nihayetinde patronla "ben aklımı yitirmek üzereyim" konulu bir konuşma yaptıktan sonra, yasal olarak iznim olmadığı halde, 5 gün izin kapıp, hafta sonlarını birleştirip, soluğu kardeşle (bu arada kardeş de yeterliğe aralık'ta giriyor. geri kalan ev halkına allah bol miktarda sabır versin. amin) birlikte kaş'ta aldık.



kaş işte böyle muhteşem bir yer. oraya iner inmez benim havam değişti tabi. kardeşinki de. efendim tatil boyunca yüzdüğümüz suların resimleri aşağıdalar:




sonracığıma hemen hemen her akşam kaş'ın muhteşem barlarından biri olan hideaway'e gittik. barın girişinde yasemin çiçeği ağacı vardı. içeri her girişimizde yerdeki yaseminler ve yaseminin kokusu bizi büyüledi. sonra ben elimizdeki foto makinesi ile çekmeye çalıştım, ama bir türlü güzel bir fotoğraf yakalayamadım. neyse ki tunç üverdire amcamız amcamız çekmiş, kartpostal yapmış. tarayıp buraya yüklüyorum:



sonra bir de dolunay ışığında anfi tiyatro maceramız vardı ki, süperdi. ancak fotoğraf makinesi yanımızda değildi. neyse ki onu da buldum ama gece görüntüsünü bulamadım, hafızadaki ile idare etmek lazım.



bu arada likya bölgesinde sahnesi denize dönük tek tiyatro yukarıdaki imiş.

sonra yine aynı amcamızın kartından bizim çektiğimiz fotolara taş çıkartacak bir uzunçarşı görüntüsü var, onu da ekleyelim.



neyse efenim işte böyle, dinlendimgeldim. yine yoruldum. neyse bu kadar güzel resmin altına olumsuz cümle yazmayalım...

Salı, Haziran 10, 2008

bugüne düşülmesi gereken not

bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım. üstelik tuhaf, absürd bir tesadüf: ilk dersim ile son dersimin hocaları aynıydı. :)

yetişkin olmama, olmak istememe, mücadelesinde bir kaleyi daha yitirdim. bundan sonrası artık, haftanın her günü iş denilen sinir bozucu şeyin içinde debelenmekle geçecek. tüm bunların ötesinde bir daha derste kendinden geçen a. hoca'nın söylediklerinin büyüsüne bırakamayacağım kendimi, z. hoca'nın çalışkanlığına, dürüstlüğüne gıpta edemeyeceğim, m.a. hoca'nın karizmasından uzağım artık, öbür a. hoca'nın kaprislerinden de, f. hoca ile tuhaf gerilim üzerine bir ilişkim olamayacak, ya da hoca milleti de konulu serzenişlerim olamayacak. akademik dünyanın sahtekarlığı üzerine, bu kadar içeriden, doğrudan mağduru olarak konuşamayacağım.

bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım. a. hoca ve onun bütün saldırganlığı ile başladığım bu mekanda, a. hoca ve onun saldırganlığı ile karışmış sevecenliği ile veda ettim.

bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım. hala herhangi bir şeyi kavradığıma ilişkin şüphelerim var, hala kafam karışık, hala anlamak ve anlatmak ile ilgili sorularım var.

tuhaf mıdır bilmem ama, böyle zamanlarda insan kadim dostlarına sığınırmış onu gördüm bir de, eve girmeden önce dolimi aradım. dedim ki bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım.

ne zaman salya sümük duygusallığımdan vazgeçeceğime ilişkin bir fikrim yok üstelik.

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

hatırla sevgili üzerine izlenimler

geçenlerde doli ile yaptığımız bir sohbette, hatırla sevgili dizisinin popürlerliğinin çok da kötücül değerlendirilmemesi gerektiği konusunda uzlaşmıştık. benim yorumlarım tamamen diziyi izlemeden yapılmış yorumlardı. ama tabi, deniz gezmiş'in idam sözlerinin sansür edildiğini biliyordum, ya da dizi danışmanları ile ilgili olarak istifalar vs konusunda bilgi sahibiydim. bugün, iş yerimdeki böcekler sağolsun,ilaçlama vesilesiyle işten erken çıktık, evime erken gelince, uzun süredir yapamadığım işler için vakit bulma olanağım oldu, bu arada ilk kez diziyi izledim.

che'nin tişörtler aracılığıyla tanındığı bir kuşaktan geliyorum ben de. yazacaklarım, sözgelimi adorno'nun kemiklerini sızlatacak farkındayım. ama işte hiç bir hikayenin aynı şekilde anlatılamadığı çağın çocuklarına, birlikte bir şey yaparken bile yalnız olan, yalnız hissedenlere, her türden dayanışma duygusu, bu tv ekranında anadolu sigortanın sunduğu, asla dokunamaycağın, iki üç dakika sürecek bir duygusallığın ardından, bir sonraki programın reklamının aşağıdan belirdiği, tüm hissiyatın kesintisiz tüketime çağrı yapan reklamlarla kesildiği bir dizi tarafından 30 saniye için hissettirilmiş bir dayanışma duygusu bile olsa, manidar görünür.

evet, bu dizi ne geçmişin hesabının sorulmasını sağlar, ne de aslında gelecek için umuttur. ama en nihayetinde, "çarpık" da olsa bir şey gösterir. ve kurtlar vadisinin gösterdikleri ile arasında bir ayrımı görmek mümkündür. yani denmeye çalışılan, evet bu dizi denizleri, mahirleri, erdalları popülerleştirmiştir. tam da bu noktada, bu popülerlik, onları bir taraftan siluetler, kahramanlar, sanki hiç olmamış olamayacak kişiler haline getirirken, öte taraftan başka türlü varolmanın mümkün olduğunun da kanıtı haline getiriyor. bu fazla iyimser bir yorum belki de. ama şu var ki, birilerinin üzerinde timsah olan tişörtlerle dolanmasındansa "gerçekçi ol imkansızı iste" ile dolaşması daha manidar göründü.

ama tabi unutmuyorum: "yanlış hayat doğru yaşan(maz)mıyor"

Perşembe, Mayıs 15, 2008

%52



type="application/x-shockwave-flash"wmode="transparent" width="482" height="418">

Pazar, Mayıs 11, 2008

Perşembe, Mayıs 08, 2008

kısa açıklama

merak edenler için kısa açıklama

dün gece yazdığım metindeki tırnak içindeki italik alıntı kısmı, konser öncesi dağıtılması düşünülen beni pek güldüren bir metindendir. neyseki vazgeçildi. aslında haksız da sayılmazlar. ne de olsa dinleyicilerin büyük bir kısmı inti illimani müzik yapmaya başladığında doğmamıştı. ben dahil :)

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

El pueblo unido jamàs serà vencido!


ne güzeldi!

"Şili’li grup Inti-Illimani’nin adı, Quechua dilinden gelir: "Inti", aynı zamanda ataları saydıkları yaratıcı tanrı Viracocha'nın oğlu İnka Güneş Tanrısı, "Illimani" de bir kuş olan kondor ve La Paz, Bolivya dolaylarında Illimani Dağı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla kelimelerin birleşmesi "Illimani Dağı'nın güneşi" veya "Güneşin kondorları" demektir.

1967 yılının Mayıs ayında eski Santiago Teknik Üniversitesinde okuyan gençlerce kurulmuştur. 1973 yılında Avrupa'da konser turnesindelerken, ülkelerinde diktatör Pinochet'nin Salvador Allende'ye yönelik darbesi gerçekleşmiş ve grup 14 yıl boyunca ülkelerine geri dönememiştir. Bu yıllar boyunca gruba İtalya ev sahipliği yapmıştır. 1988`de yasakları kalktıktan kısa süre sonra Şili'yi dönmüş ve konserler vermeye başlamışlardır. Şili kültürünün temsilcileri olarak görülürler. 2002 yılı tarihli Viva Italia albümü, kendilerine kucak açan ülkeye bir teşekkür mahiyetindedir."

Cuma, Mayıs 02, 2008

VALİ İSTİFA

Hrant’ın katline göz yuman demokrasi ve emek düşmanı yasakçı

VALİ İSTİFA!

Biz aşağıda imzası olanlar,

1 Mayıs’ı, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bütün İstanbul halkı için işkenceye dönüştüren Vali Muammer Güler’in istifa etmesini talep ediyoruz.

Hrant Dink kardeşimize düzenlenen suikastı önceden bilen İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah hakkında soruşturma açılmasına bile izin vermeyen Vali Güler, “provokasyon olacak” gerekçesiyle Taksim Meydanı’nı emekçilere kapatıyor.

“Kamu düzeni bozulacak” diye İstanbul’da adı koyulmamış sıkıyönetim ilan edip metroyu kapatıyor, vapur seferlerini iptal ediyor, okulları kapatıyor, çocuk-yaşlı, bebek-hamile demeden yüzlerce gaz bombası attırıyor. Taksim’e emekçileri sokmamak için, binlerce polisle Taksim Meydanı’nı ve oraya çıkan bütün yolları silahlı-bombalı-coplu polislerle işgal ettiriyor.

Taksim’de ısrar eden emekçiler, çatışma değil daha çok demokrasi istiyorlar.

Biliyoruz ki 12 Eylül Darbesi’nin yolunu döşeyen Maraş, Çorum, Bahçelievler, Balgat katliamlarının başlangıç noktası olan 1 Mayıs 1977 katliamının arkasındaki derin güçler ile Hrant Dink’in ve son olarak Adapazarı’nda yaşanan türdeki linç girişimlerinin arkasında hep aynı karanlık-derin güçler-çeteler var. Ve bu güçler açığa çıkarılmadan, bunlardan hesap sorulmadan bu ülkede demokrasinin önü açılmayacak, darbe tehditlerinin arkası kesilmeyecektir.

Taksim ısrarı, demokrasi ve temiz toplum ısrarımızın bir ifadesidir.

Kendisi de benzer güçlerin saldırısı altında kapatılma davasına maruz kalan AKP hükümeti ise Vali Güler’in yasakçı zihniyetine destek vererek demokrasiyi değil yasakları, baskıları ve darbecileri güçlendiriyor. Çetelere karşı sonuç alacak mücadele AKP’ye bırakılamayacak kadar önemlidir. Sosyal Güvenlik Yasası’na karşı omuz omuza veren emek güçlerinin Taksim talebi ile devam eden birlikteliği Vali Güler’in istifa etmesi için güçlendirilmelidir.

Demokrasi, temiz toplum, özgürlük, adalet, eşitlik, barış mücadelelerini ancak emek cephesi olarak kazanabiliriz.

http://www.valiistifa.net/

yaşasın bir mayıs!















Tüm mümkünlerin kıyısında, toprağımızın, havamızın, suyumuzun, kısaca yaşamımızın kâr döngüsünün sürdürülebilirliğine rehin bırakıldığı bir çağda yaşıyoruz.Var olan her şeyin, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, gıda krizinin dahi alınıp satılabilir hale getirildiği, alternatif yaşam şekillerinin bankalarca, çok uluslu şirketlerce gasp edilmeye çalışıldığı çağda, tarihin sahiplerinden, emekten ve doğadan ilham alarak haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Huzurunu ve toplumsal barışını yitirmiş, gelecek hakkında umutlarını tüketmiş halkların, kendi dışındaki diğerlerini düşman olarak görmeye kodlandığı bir süreçten geçiriliyoruz. Tüm dünyada aralıksız süren savaşlarla, insanlığın değerlerini ayaklar altına alanlara karşı, barış için haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Biyoteknoloji uygulamaları sonucunda tohumu denetim altına alan şirketler, binlerce yıllık evrim sürecini de denetimleri altına alıyorlar. Toplumların ve doğanın artık ve atık haline gelmesi pahasına geliştirilen politikalarla, dünya üzerinde binlerce insanı topraksız, ekmeksiz, mülksüz bırakanlara karşı haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Kâr döngüsünün enerji ihtiyacından dem vurularak, nükleer santrallerle, yaşamlarımıza göz diken nükleer uygarlığa karşı haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Doğamıza, yaşamlarımıza, umutsuzluk handikabında tutulmaya çalışılan varlığımıza sahip çıkıyoruz ve haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Açlığın, yoksulluğun, umutsuzluğun, kıyımın ve ölümün çağında, umudumuzu çoğaltmak, gelecek kuşaklara umut olmak için alanlara çıkıyoruz.

http://www.ekolojistler.org/

Pazar, Nisan 06, 2008

nükleer çağ






nükleer santral ihalesi başladı 24 eylül'de sonuçlanacak. konu ile ilgili bir tarama yaptım ve 1960'lardan beri akkuyu'da kurulmaya çalışlldığını, 1974'te ise sinop'un ilk kez dile getirildiğini öğrendim. yani 48 yıldır aynı yerler topun ağzındalar. o zamanlar yani 60'larda kanadalı şirket ve abd'li şirketler adaymış, şimdilerde yine kanada'nın abd'nin ismi geçiyor. nükleer santral, memleket topraklarında, güvenlik üzerinden de meşrulaştırılıyor.

bugün milliyetin foto galerisinde hiroşima fotoğraflarını yüklemişler. yukarda onların bir kısmı yer almakta. yıkıma, ölüme dur demenin vakti gelmedi mi?

Cumartesi, Nisan 05, 2008

çocuk istismarını durdurun


efendim dolicim beni sobelemişti, aslında fark etmiştim ama sonra yine aklımızdan çıkmış.

tuhaftır, ben 11 yaş öncesini neredeyse hiç hatırlamam, sebebinin ne olduğunu ben de bilmiyorum. ama o kadar küçük olmasam da clementine'i unutmadım, hatta clementine'nin bizim kuşağımız üzerinde yarattığı travmanın, yaşamın bu haliyle sürmesinde bir payı olduğunu düşünürüm. şarkısı da kulaklarımda. hatta ö'nün nişanı o müzik eşliğinde yapılmıştı, gergin ortam biraz daha gerilmişti :) neyse, çocukluğumuzdan hatırda kalan clementine'in resmi yukarıda şarkının türkçe sözleri ise aşağıda yer almaktadır.

meraklısına...

iyi geceler dolicimmm.

Clémentine , gözlerini kapadığında
Sen en iyi olanı tahmin edersin.
Clémentine, bizi mavi kabarcığının içine al
Bu çok tehlikeli olsa bile.
Yalnızca 10 yaşında iken
Her zaman daha büyük olmayı isterdik
Bir rüzgar darbesinin uçurduğu bir uçakla gitmek için
Orada ufuğa karşı
Küçük Clémentine gibi davranırız.
Çin gecelerini, okşayan geceleri hayal ederiz.
Ve Hemera size kollarını uzattığında her şey daha iyi olur.
Kötülük kaçar, kötülük uzaklaşır.
Clémentine, sen gece ve gündüz dövüşürsün
Hastalığa meydan okursun
Clémentine, seni terk etmeyeceğiz.
Ve bir gün her şey yoluna girecek.
Dünya gökyüzüyle çok güzel
Bu insana güneşin yanında yaşama isteği verir.
Pervanenin her dönüşünde, çığlıklar atarız, hayran kalırız
Kanatlara sahip olmak ne kadar güzel
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek

Cuma, Nisan 04, 2008

nisan'a düşen ilk post

"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."
Albert Camus - Sisyphos Söylevi

doli, geçenlerde yine böyle döktürürken, içini kemirenleri, bu şekilde bir giriş yapmış. iyi yapmış... bu yazıya da uyar diye düşündüm. ya da aslında tüm metinlerimizin başına bu alıntıyı koysak, yazdığımız dilekçelere, ödevlere, makalelere vs... çok doğrudan bir (öz)eleştiri niteliği taşımaz mı? aa bak yine coştum.

evet efendim kendimizden sıkılma havasından jet hızıyla coşkun seller gibi akma havasına geçiş yaptık. somut bir sebep bulunamıyor açıkcası, geldiler yine özetle. aynı anda bin olasılık aklımdan geçiyor, ve tuhaf umutlu vs geliyor olasılıklar. yani tabi olasılık. yine anlaşılmaz cümleler kuruyorum belli oldu, bu da böyle kendi kendinle konuş yazısı olacak.

bir yolunu bulup, kendime daha uygun bir istihdam olanağı yaratmalıyım. daha uygundan kasıt: reflü olmayacağım. arada sırada yaşadığımı hissedevileceğim bir şeyler.

kolera günlerinde aşk filmini izledim geçenlerde, galiba ben de, roman uyarlamalarını bir türlü beğenmeyen beğenemeyen kategorisine giren bir tipim. romanlara dokunmayınnnnnn

öyle işte. bu da pörtledi içimizden, yeni işler lazım yeni işler...

Çarşamba, Mart 19, 2008

uzun süredir yazamıyorum hohohoho...

o kadar uzun süredir, oturup düşünmeye, orada burada gezmeye, sohbet etmeye vakit bulamıyorum ki, giderek daha çok robotlaştığımı hissediyorum.

ama tabi bu sürecin bana öğrettiklerine dair saatlerce ahkam kesebilirim, işte hegel okuyoruz ya, o da diyor ya: yanlış diye birşey yoktur. neyse ki bu dönemin temalarından biri "nietzsche" olarak belirlendi. yani artık başka tellerden çalacağız.

kendimden o kadar çok sıkıldım ki, bu cümlenin kendisi bile içimi bayıyor. ben ve ben ile alakalı her şey -görünen diyemiyorum, hegel elimi dilimi bağladı- manasız, kof vs... tüm hikayelerin "ben" ile kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırılması da bir patoloji galiba. keşke kendimde keşfettiğim tek patoljik hal bu olsa. bazı günler nefes alıp vermek dahil olmak üzere her tür yaşam belirtisi midemi bulandırıyor. ama uyuyor olmayı çok seviyorum.

hiç hissetmediğim kadar sıkıcı hissediyorum...

Pazar, Şubat 10, 2008

...

"çünkü suyun sesi, aşkın ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur."
...

"hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez bir yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. "bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek... acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak bir akıbet. fajat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak satıhta yüzmekti. "kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor gitme diye eteklerine yapışıyoruz. hiç bir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.
bu sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gib kabul etmiyoruz. " hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor.
ne ölüm var ne hayat var. biz varız. ikis de bizde . onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı. merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşle parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunlarınhepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.
yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık, çırpındığı çok basit şeylere kendi mudil ritaziyesini soktuğu için, süreyi toprağa düşen gövdemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun ortasında düşncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi."

ahmet hamdi tanpınar, huzur.

Çarşamba, Ocak 16, 2008

defne ormanı


Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.



Melih Cevdet ANDAY

Salı, Ocak 15, 2008

?