sınava gittim. sorular aslında olabildiğince genişti. bir tür ne biliyorsan yaz sorularıydı. yazdım, mülakata dahi çağırmadılar. görünen o ki, benim yaptığım şeyin bu hayatta maddi bir karşılığı yok. manevi karşılığı ise gerçekte (her ne demekse) tamamen insanın kendini kandırabilme kapasitesine bağlı.
batı cephesinde değişen bir şey yok ...
Çarşamba, Aralık 20, 2006
Pazar, Aralık 17, 2006
esinti

"o zamandan beri hayat bir tür oyun gibi geliyor bana. çözülemeyecek hiç bir sorunun olmadığı, sorunlar yoğunlaştığında ise başka bir oyuna geçmenin mümkün olduğu..." annemin şu anda evde misafir ettiği arkadaşı bu cümlelerle bitirdi anlattıklarını. bir hafta önce nerdeyse bir tırın altında kalıyormuş arabası, kendisi de içindeyken. kendimi bildim bileli annemin hayatında olan bu her daim bakımlı her daim rejimde (annemin böreklerini yememeyi başarmış az sayıda insandan biridir kendisi.) teyze, hapur hupur yiyiyor bunları anlatırken. annemin öbür misafiri şu anda rejimde olan ise şaşkınlıkla biraz da anlatılanların etkisiyle bir dilim daha börek yemeyi reddetmenin verdiği pişmanlıkla dinliyor onu. hiç ölümden dönmedim. ama oyun gibi görmek olanı biteni, tanıdık geldi.
resimin adı: yalnızlığın etkileri
Cuma, Aralık 15, 2006
olanlar bitenler esintiler alıntılar vs....
başlık atma konusunda çektiğim sıkıntı artık beni böyle saçmalama noktasına itti. neyse yaratıcılığı zorluyor olmadı numaralandırırım düşünceleri ile avutmaktayım bünyeyi.
ders çalışıyorum sınav için. acaba ne sorulacak merak içindeyim. gerçi, bu kadar geniş bir alanda ne çalışacağımı şamşırmış vaziyette dolanıyorum daha doğru bir ifade olacak. hiç bilmediğin konudan soru çıksa bile sen mevzuyu bağlarsın gibi destekleme amaçlı kurulan cümleler ise tam tersi etki yapıyor, zira şu kafa karışıklığı ile ayakkabılarımı bile bağlayacak durumda değilim, işin aslı. neyse efendim gidilecek görülecek. ama şayet 2006 yılının içine bir de istihdam sorununu çözmeyi de eklersem, bu yılın beni 1 yıldan çok daha fazla -5 yıl olabilir- yaşlandırmış olması gerçeği tartışılmaz bir şekilde üçüncü kişiler tarafından da kabul edilecek. her durumda 2006 yılının son ayında olmak bana iyi geliyor. her kötü şeyin biteceğine dair çocuksu inancımı doğruluyor. esintiler kısmını burada kesip olan bitene geçeyim madem.
noldu? pek bir şey olmadı, ç. de başka bir üniversitede kadroya bşvurdu o da 2006 kadrosu yani bu ay içinde belli olacak. bir bakımışız bizim ortamın kadim işsizleri iş bulmuş, yılbaşına öyle girmiş. ne güzel ama yine buruk. ya da en azından şehir değiştirmekle yüzyüze olan bendeniz açısından.
alıntı yapmaya ise üşenmekteyim şu an itibariylen.
ders çalışıyorum sınav için. acaba ne sorulacak merak içindeyim. gerçi, bu kadar geniş bir alanda ne çalışacağımı şamşırmış vaziyette dolanıyorum daha doğru bir ifade olacak. hiç bilmediğin konudan soru çıksa bile sen mevzuyu bağlarsın gibi destekleme amaçlı kurulan cümleler ise tam tersi etki yapıyor, zira şu kafa karışıklığı ile ayakkabılarımı bile bağlayacak durumda değilim, işin aslı. neyse efendim gidilecek görülecek. ama şayet 2006 yılının içine bir de istihdam sorununu çözmeyi de eklersem, bu yılın beni 1 yıldan çok daha fazla -5 yıl olabilir- yaşlandırmış olması gerçeği tartışılmaz bir şekilde üçüncü kişiler tarafından da kabul edilecek. her durumda 2006 yılının son ayında olmak bana iyi geliyor. her kötü şeyin biteceğine dair çocuksu inancımı doğruluyor. esintiler kısmını burada kesip olan bitene geçeyim madem.
noldu? pek bir şey olmadı, ç. de başka bir üniversitede kadroya bşvurdu o da 2006 kadrosu yani bu ay içinde belli olacak. bir bakımışız bizim ortamın kadim işsizleri iş bulmuş, yılbaşına öyle girmiş. ne güzel ama yine buruk. ya da en azından şehir değiştirmekle yüzyüze olan bendeniz açısından.
alıntı yapmaya ise üşenmekteyim şu an itibariylen.
Çarşamba, Aralık 13, 2006
alıntılar
"ruhları güçlendirmekten çok nasıl kıracağını bilenler başkaları için oldukları kadar, kendileri için de katlanılmazlardır." spinoza "ethica"
"kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amaca ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır. her koşulda onları bir arada tutan şey yaşama nefreti, ve hayata karşı beslenen hınçtır." deleuze "spinoza pratik felsefe"
"yaşamıyoruz, sadece yaşamın bir benzerini sürdürüyoruz, sadece ölümden kendimizi nasıl sakınacağımızı düşlüyoruz, ve bütün hayatımız bir ölüm tapıncı." spinoza
"kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amaca ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır. her koşulda onları bir arada tutan şey yaşama nefreti, ve hayata karşı beslenen hınçtır." deleuze "spinoza pratik felsefe"
"yaşamıyoruz, sadece yaşamın bir benzerini sürdürüyoruz, sadece ölümden kendimizi nasıl sakınacağımızı düşlüyoruz, ve bütün hayatımız bir ölüm tapıncı." spinoza
Salı, Aralık 12, 2006

özet yapmak lazım mevzular yine birikti. istanbul'da bir kadro açılmış bunu öğrendim çarşamba günü. cuma son günmüş başvuru için. her daim mevcut karamsarlıkla zaten alınacak bellidir, gitmeyeyim diye düşünürken, perşembe sabahı ders arasında f. ile sohbet ederken f. boşver be laia git ne kaybedersin gezmiş olursun dedi. bunun üzerine ikna olup hemen bilet ayırtıp, kardeşi muhtara göndermek suretiyle evrakları tamamlayıp atladım trene.
sabah 7.30'da haydarpaşa'da trenden indiğimde sisli bir hava karşıladı beni. malum her ankaralı gibi istanbul'un belirli yerlerini bilmekteyim, ve tabi ki acil durumlarda alternatif yollara dair bir fikrim yok. önce bildiğimiz yolu yani vapur ile eminönüne geçemye denedim , vapura da bindim hatta. ama indirdiler sis nedeniyle seferler iptal diyerek. ve ufak çapta bir macera başladı. neyse efendim uzatmadan gideceğim yere dört saatte gittim ve bu arada aklımda düzenli alarak dönen "ya olursa nasıl yaşayacağım ben buralarda" düşüncesiydi. başvurdum, gezdim, a.yı bekledim. u. ile tanıştım, ertesi gün f ile ı. da geldiler b. ile ö. zaten oradalar, onlarla içtik, gezdik, bol miktarda yedik vs... dün sabah geldim yeniden toplantı a'nın doğum günü, geçti gün.
yoksa 28 yıllık ankara macerası sona mı erecek? ürktüm ya ben. aslında san fransisco resminden ziyade daha önce kullanmış olduğum şaşkın ördek yavrusu bu gündem için daha uygun olur gibi geliyor. ama bu resim de pek güzel. bakalım bakalım.
Çarşamba, Aralık 06, 2006
Salı, Aralık 05, 2006
serseri mayın ve temas ettikleri

dün m.'nin tez jürisi vardı, ona gittim. bu kadar geç vakte kalmış olmasından da anlaşılacağı üzere, pek titizlenilmiş bir tezdi söz konusu olan. bu titizlik malasef sadece tez yazarının hassasiyetlerinden kaynaklanmamakta, en az onun kadar tez yazarının hocaları ile kurduğu ilşkilerin kurbanı olmasında da kaynaklanıyordu. neyse efendim bildik hikaye işte: yaptığının arkasında durmazsan, üstelik karşındaki statükolar üzeriden hayatla ilişkileniyorsa, üç farklı danışman ile yazdığın dolayısıyla üç kez yazdığın tez, birden üzerinde çalışılması gereken ama madem yazdın hadi geçirelim diyen küçümseyen bakışlarla son bulur. hoca milletini ne anlamak ne de anlatmak mümkün zaten. bundan dolayı onları anlama uğraşından didişme uğraşından vazgeçerek anlatayım efendim. geçti ama buruk geçti yani jüri, sonra zaten kafası bozuk bir insan olan biriyle olduğunun ayırdına varan m. devam edip benim eskiden dahil olduğum birilerine dair sıkıştırnaya devam etti beni. bu ne demek? valla daha açık yazmam pek mümkün değil mevzunun üzerinden atlıyorum.
efendim istihdam olanaklarından birinden dahi haber çıkmamıştur. başka işler vardır yapılması gereken ama can istememektedir. bir dakika o kadar depresif değilim şu an itibariylen sadece işte nedir ki hayatınla ne yapacağını bilememe hali. günceye geri dönelim.
bir sürü insanla karşılaştım dün. mesela jüri sonrası ç. ordaydı onunla üç beş ettik. tanıdığım en tuhaf insanlardan biri aslında ç. ona dair hep bilmediğim bir türlü anlayamadığım bir boş alan olacak galiba. tarih ne tuhaf şey allahım, bazen kötü yazılmış abartılmış bir senaryoyu oynuyor gibi hissediyorum kendimi. zaten çocukken küçükken ah belinda dan pek etkilenmiştim. normaldir. neyse yanımda m. çıktık okuldan epey çenemi düşürdü tabi m. tipik meraklı raziye işte. sonra çay kahve muhabbet tespit vs. ardından tuhaf bir toplantımsı. çıktım eve gitmek gerekiyordu aslında babamun doğum günüydü, ama hediye falan ayağına asıl olarak eve gitme isteksizliği ile dolandım, bu arada c. ve b. yi gördüm, f.ye uğramaya karar vermiştim aslında neyse işte ayak üstü geyik çevirmece falan. sonra f yoktu yerinde, çıktım kitap bakayim babanın sevdiği bir şey bulurum belki düşüncesiylen kitapçıya gittim. o. oradaydı, alamamışlar festivalde ödül, bozulmuş ama inatçıymış vs... o kadar tuhaf bir muhabetti ki benim açımdan neyse tuhaf ama çünkü yok yani nasılsının ötesi düne kadar. neyse ilginç olan buydu güne dair olarak sanırım. yani serseri mayın misali ortalıkta dolanırken temas ettiğim diğer mayınlar (ben bunu başlık yapayım en iyisi)
neyse içerde bir başka o. vardı, sınıf arkadaşım kendisi ama pek konuşmazdık neyse bir saat kadar da kendisiyle şuydu buydu yaptıktan sonra bana bir kıyak yapıp bulamadığım bir kitabı buldu babamıza aldık tabi. ( baba da ayrı bir arıza ama tahlil yapılamayacak kadar arıza olduğundan kapsam dışı bırakacağım kendisini.) neyse sonra m. ile bu başka m. karşılaştık bıdır dıdır vs, sonra kafası olabildiğince karışıka., ve onun mutluluğunun huzuru ile günün dışarıda geçen kısmını kapattık. evde de baba arıza ya çocuk gibi sevindi kitaba, ben bir kez daha şükran duygularımı ilettim içimden o.'ya.
resimin konumuzla ya da herhangi bir şey ile alakası yoktur. senaryo yazarı sapıttı ben ne yapayım? böyle eski zamanların siyah beyaz görüntüleri pek bir huzur dolu geliyor bu aralar. hiç bir rasyonal argüman olmadan üstelik. hakikaten senaryo yazar olsa ya da olmaması mı daha iyi bilmiyorum
(önemli not: alegori yoktur bildiğiniz senaryo yazarından bahsetmekteyim.)
Cuma, Aralık 01, 2006
işte tüm soruların cevabı
mahmut hoca habamam sınıfı yetişkin olmak vs...
son bir haftayı okuyarak, mütemadiyen bu okuduklarımı anlatmak suretiyle çevremdekileri bayarak geçirdim. sebep? sunuşumuz vardı, azar işitmeden atlatmalıydık, mükemmele yakın olmalıydı ki hoca da daha az söylensin, mümkün olan en az zayiatla atlatalım. tabi neyi unuttuk, ne yaparsan yap eğer bir ortamda dönen asıl kaygıları görmüyorsan çuvallarsın. hatta kaygıları fark etmek de seni çuvallamaktan kurtaramayabilir.
az önce tvde habamam sınıfında mahmut hoca'nın kötü öğrenci yoktur, kötü veli vardır söylevini izledim. mesajımı aldım geldim oturdum pc başına. evet efendim hatta demokrasi açığı da yoktur az vokta vardır. uzatalım: anlamamak isteği yoktur, fazla ciddiye almak vardır. çocuk kalmak yetişkin olamamak ve diğerlerinin konumuzla ne alakaları olduğunu, hatta konumuzun ne olduğunu dahi bilmemekteyim şu an itibariylen. kızgınım ama neye ya da kime pek emin değilim. tüm bunların yaşanmasına kapı açtığım için kendime mi, bunların yaşanmasında bir taraf olmamı bekleyen kişiye mi, yoksa az votkaya mı bilemiyorum. dünden beri yeniden idrak ettiğim bir şey var ki o da şu: aynı okulda üst üste iki yıldan fazla vakit geçirmemek iyi bir şeymiş, saygı duyulanların bu saygıyı ne kadar hak ettiklerini sorgulamadan, hayata dair bir inançla yaşıyormuşum. hayatımda ilk defa aynı okulda dördüncü yılımda bulunmaktayım ve tadı kaçmakta. görünen o ki bir yolunu bulup ben de kaçmalıyım.
ya bilirim bir şeyin idealize edilmesi her daim sorunlu eksik bir kavrayıştır. dışarısı gerçekten yoksa bunun bilincinde olunca hayal kırıklığı cümleleri anlamsızlaşır vs... ortak iyi güzel ve huzurlu yaşama inanmak istiyorum ve saflık ediyorum tamam peki öyle olsun, üstüme gelmeyiniz, sıkıldım, kızgınlığım da geçmeden yazmamalıyım sanırım.
az önce tvde habamam sınıfında mahmut hoca'nın kötü öğrenci yoktur, kötü veli vardır söylevini izledim. mesajımı aldım geldim oturdum pc başına. evet efendim hatta demokrasi açığı da yoktur az vokta vardır. uzatalım: anlamamak isteği yoktur, fazla ciddiye almak vardır. çocuk kalmak yetişkin olamamak ve diğerlerinin konumuzla ne alakaları olduğunu, hatta konumuzun ne olduğunu dahi bilmemekteyim şu an itibariylen. kızgınım ama neye ya da kime pek emin değilim. tüm bunların yaşanmasına kapı açtığım için kendime mi, bunların yaşanmasında bir taraf olmamı bekleyen kişiye mi, yoksa az votkaya mı bilemiyorum. dünden beri yeniden idrak ettiğim bir şey var ki o da şu: aynı okulda üst üste iki yıldan fazla vakit geçirmemek iyi bir şeymiş, saygı duyulanların bu saygıyı ne kadar hak ettiklerini sorgulamadan, hayata dair bir inançla yaşıyormuşum. hayatımda ilk defa aynı okulda dördüncü yılımda bulunmaktayım ve tadı kaçmakta. görünen o ki bir yolunu bulup ben de kaçmalıyım.
ya bilirim bir şeyin idealize edilmesi her daim sorunlu eksik bir kavrayıştır. dışarısı gerçekten yoksa bunun bilincinde olunca hayal kırıklığı cümleleri anlamsızlaşır vs... ortak iyi güzel ve huzurlu yaşama inanmak istiyorum ve saflık ediyorum tamam peki öyle olsun, üstüme gelmeyiniz, sıkıldım, kızgınlığım da geçmeden yazmamalıyım sanırım.
Salı, Kasım 28, 2006
şu an için hayattan beklenenler:
1.) domates sosunun içine kurulmuş acı biber turşusunun üretiminin ve tüketiminin hatta olsa da yesek şeklinde serzenişlerinin yasaklanması (aksi durumda kapıdan geçemediğim için evden dışarıya çıkmayacağım.)
2.) kamusal ve alan kelimelerinin yanyana kullanılmasının yasaklanması. özellikle bunların başına avrupa getiriliyorsa anında kellesinin vurulması
3.)15 saatlik derin güzel bir uyku. (bu gerçekleşirse diğer maddeler yeniden gözden geçirilecektir.)
2.) kamusal ve alan kelimelerinin yanyana kullanılmasının yasaklanması. özellikle bunların başına avrupa getiriliyorsa anında kellesinin vurulması
3.)15 saatlik derin güzel bir uyku. (bu gerçekleşirse diğer maddeler yeniden gözden geçirilecektir.)
Pazartesi, Kasım 27, 2006
Cumartesi, Kasım 25, 2006
bu aralar pek yazasım yok

aslında yazmak da istiyorum, benim çapımda küçümsenmeycek badireler atlattım. o kadar çok mevzu aynı anda harekete geçti ki neye yetişeceğimi kestiremediğim günler geçirdim. ve şimdi hangisinin bende ne gibi etkisi olduğunu çözümlemek pek mümkün gözükmüyor. ne zaman böyle başım sıkışsa hemen depresyon alemetleri, sonra da depresyon yüzünden işleri yapamayıp daha derin bir depresyonun içnde kendini bulma hali ile karşı karşıya kalıyorum. neyse bu sefer altından kalkabilirsem sanki kara görünecekmiş gibi en azından maddi anlamda. evet evet kadim istihdam sorunuma çözüm olabilecek kısa dönemli de olsa iki olanak var önümde. bakalım zaman neler gösterecek?
Perşembe, Kasım 23, 2006
umuda dair: "umuttur"
sen beni sevdikçe ey yar derdim artar daima
çünkü beni sevsen de
güvenmezsin bana bilirim
ama artan her şeyle birlikte yanlışlık da artar
mesela her su gözyaşı olur
her dönem bir hazin geçiş
suya boşversem yanılsama
aya baksam bir bulut
sevgisizlikle birlikte yanlışlığın hükmü başlar
bir düşün kaç kişiyiz bildirlerde
şimdilik kaç paralığız hele akşam olunca
bunca sütsüzün kahrını çektik düşün ki
gene de soluğumuz
bir orman yangını sayılır oralarda buralarda
ezildik gerçi ama horlanmadık bunu hattırlarsın
mutlaka hatırlarsın bunu
tut ki enver bırakır tehdidini
ethem başlar
çünkü beni sevsen de bana güvenmezsin iyi bilirim
apoletim sırmasız hatta hiç yok
su içsem ağzımın kenarından dökerim
neyi hatırlatır benim sana uzak bir bakışım
bilirim
aslında mutsuz yaşayıp gidiyoruz
ölüme direnerek şimdilik
şimdilik alımlı başka mutluluklara özenerek
aşkımız ve mutfak rafları ve uçaklar üstüne korkumuz
bir yudum gelecek ve mutlu saatler üstüne korkumuz
ama birlikte biliyoruz:eğilecek bugünkü başlar.
sev beni, alış bana
kimse ürkütemez bağlandığımız güzelliğin utkusunu
sev beni, bir dağ gölgesi kadar sev
şimdilik bırak musluğun sızmasını damın akmasını
bir tırnak gibi büyü domuz bir tırnak gibi
zorlayarak her bir yanı
çünkü biraz sonra umut başlar hen günkü, başlar
aslında bir alıştırmadır umut
öbürlerinin azıcık nefes diye bağışladığı
-baharı beklemeye benzer-
hain ve olmayanadır çünkü
umutsuzluğu taşır yanında
oysa nasıl olsa gelecektir bahar denen tarih
önüne durulmaz mantığıyla doğanın
yeşilden olma birim
sudan gelen itmeyle
umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
bütün gümbürtüsüyle
umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
biri asya'da biterken sözgelişi, şili'de öbürkü başlar.
turgut uyar
çünkü beni sevsen de
güvenmezsin bana bilirim
ama artan her şeyle birlikte yanlışlık da artar
mesela her su gözyaşı olur
her dönem bir hazin geçiş
suya boşversem yanılsama
aya baksam bir bulut
sevgisizlikle birlikte yanlışlığın hükmü başlar
bir düşün kaç kişiyiz bildirlerde
şimdilik kaç paralığız hele akşam olunca
bunca sütsüzün kahrını çektik düşün ki
gene de soluğumuz
bir orman yangını sayılır oralarda buralarda
ezildik gerçi ama horlanmadık bunu hattırlarsın
mutlaka hatırlarsın bunu
tut ki enver bırakır tehdidini
ethem başlar
çünkü beni sevsen de bana güvenmezsin iyi bilirim
apoletim sırmasız hatta hiç yok
su içsem ağzımın kenarından dökerim
neyi hatırlatır benim sana uzak bir bakışım
bilirim
aslında mutsuz yaşayıp gidiyoruz
ölüme direnerek şimdilik
şimdilik alımlı başka mutluluklara özenerek
aşkımız ve mutfak rafları ve uçaklar üstüne korkumuz
bir yudum gelecek ve mutlu saatler üstüne korkumuz
ama birlikte biliyoruz:eğilecek bugünkü başlar.
sev beni, alış bana
kimse ürkütemez bağlandığımız güzelliğin utkusunu
sev beni, bir dağ gölgesi kadar sev
şimdilik bırak musluğun sızmasını damın akmasını
bir tırnak gibi büyü domuz bir tırnak gibi
zorlayarak her bir yanı
çünkü biraz sonra umut başlar hen günkü, başlar
aslında bir alıştırmadır umut
öbürlerinin azıcık nefes diye bağışladığı
-baharı beklemeye benzer-
hain ve olmayanadır çünkü
umutsuzluğu taşır yanında
oysa nasıl olsa gelecektir bahar denen tarih
önüne durulmaz mantığıyla doğanın
yeşilden olma birim
sudan gelen itmeyle
umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
bütün gümbürtüsüyle
umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
biri asya'da biterken sözgelişi, şili'de öbürkü başlar.
turgut uyar
Cumartesi, Kasım 18, 2006
başlık atma zorunda hissetmesem kendimi
bugün doliciğimi gördüm, özlemişim hem de nasıl. tuhaf, bunca zamandır hiç bir buluşmamızda 1 saniye bile sıkılmasak da, aynı şehirde yaşadığımız halde nedense nadiren görüşüyoruz, böyle haber niteliği taşıyor buluşmalarımız. ayrıca daha önceden tanıştığımız ama bir türlü muhabbet fırsatı yakalayamadığımız alimunyum folyo ile bile kakara kikuru yaptık, kaynattık, o da yetmedi üstüne bir de dedikodu yaptık pek güzeldi pek eğlenceliydi, tekrarlayalım derim ben. bir de şu link verme işini öğretecekti dolicim ama olmadı düşük çene sendromu normal. artık bir dahaki sefere... (hohoyt yine üç nokta)...
Çarşamba, Kasım 15, 2006
özet no: bilmem ki kaç
kardeşin gidişinin yarattığı burukluğu atlatmak bu sefer daha kolay oldu. hemen ertesi gün ısparta'ya doğru yola çıkmak iyi geldi. bir konferans için gittim ısparta'ya teyzemi falan gördüm, yanımda c. vardı. yol biraz uzun sürdü, gündüz yolculuğu daha uzun sürüyormuş, unutmuşum. enişte karşıladı neyse hiç özlememişim kendisini 8 sene daha görmesem olurmuş. enişte bayıcılığından hem c.'yi hem de kendimi kurtarma amacıyla bilet almayı unuttuk bahanesiyle çıktık sokağa. kuzen a., c. ve ben. ben dar kafalılıktan olsa gerek, sorun yaşarız diye düşünürken, geceyarısına kadar herkesin sokaklarda olduğunu, rahat rahat gezilebilecek bir kentte olduğumuzu falan idrak ettim, o kadar ki 23.30 civarında hemen hemen mağazaların tamamı açıktı. eve geç dönüldü tabi, ardından yatıldı ki sabahleyin benim sunuşum vardı.
pişmiş tavuk dedikleri herhalde benim. bizim oturuma geleceklerden biri gelmemiş, tam girmeden önce oh dedim sukıştırmadan rahat rahat konuşurum ama gel gör ki oturum başkanının canı sunuş yapmak istemiş. az çok deneyimim var her sunuşta konferansta mutlaka bir adet deli bulunur(örn: ilk kamuya açık sunuşumda amcanın biri hitler o kadar yahudi katletmeseydi ne yapacaktık onu bir düşünsene diyip sonra da benim marx'a ithafen söylediğim bir şeye asla öyle bir şey demez o dedi. tabi benim hasta ruhlu hafızam kendini açığa çıkarıp amcaya sayfa numarası verdi vs...) , hani o şaşırtıcı değil de bu delinin oturum başkanı olması ilginçti. şöyle ki adam (bu arada prof kendisi) 1988 yılında freud üzerine yazdığı bir makaleyi anlatarak lafa başladı, bu arada gece de az uyuduğumdan ve amca lafı bir türlü bitirmediğinden ben gözler açık uyuma pozisyonuna geçtim. neyse bir 20 dakika kadar sonra lafı fazla uzatmayıp laia mysteria hanıma veriyorum dediğinde ister istemez irkildim tabi. neyse başladım anlattım şudur budur diye, bi yerde acaba ben de mi bayıyorum düşüncesi geldi aklıma ve bu düşünceyle birlikte tak diye sunuşu kestim. yan taraftan bizimki hemen teşekkür edip, kendi performansı açısından oldukça az bir şeyler geveleyip, sözü diğer arkadaşa verdi. diğer çocuk epey iyi bir sunuş hazırlamıştı. lacan üzerinden neo liberalizmin kent politikalarına özel olarak simgelerine etkisi konulu bir sunuş yaptı. oturumun delisi tabi anlamadı. "arkadaşlar böle bunları kesin bilgilermiş gibi anlatıyorlar niye çünkü gençler, halbuki bunların hepsinin altında freud var diyp bir 15dakika daha konuştu, bu arada ben kendimi tutamadım tabi güldüm. neyse sorular kısmında bana sorulan bir soruya cevap verebilmek için mücadele etmem gerekti, kzın birini "bu ne biçim soru" diye azarladı, belli bir noktadan sonra zıvanadan çıkıp, "bu arkadaşlar genç binlerce değişken var hayatta x1, x2, x3, x4,x5, bu kadar net konuşamazlar, birazcık peacefull olmak lazım değil mi?" gibi anlaşılamayan cümleler kurdu sağolsun ama bir konferans boyunca geyiğini yaptık.güzeldi değişikti, yine olsun yine giderim eğlenceliydi. ya ben hiç blog havamda değilim. şimdilik bu kadar, özlüyorum kardeşi ama daha iyiceyim. balibar beni bekler bakalım ab yurttaşlığı mümkün müymüş?
pişmiş tavuk dedikleri herhalde benim. bizim oturuma geleceklerden biri gelmemiş, tam girmeden önce oh dedim sukıştırmadan rahat rahat konuşurum ama gel gör ki oturum başkanının canı sunuş yapmak istemiş. az çok deneyimim var her sunuşta konferansta mutlaka bir adet deli bulunur(örn: ilk kamuya açık sunuşumda amcanın biri hitler o kadar yahudi katletmeseydi ne yapacaktık onu bir düşünsene diyip sonra da benim marx'a ithafen söylediğim bir şeye asla öyle bir şey demez o dedi. tabi benim hasta ruhlu hafızam kendini açığa çıkarıp amcaya sayfa numarası verdi vs...) , hani o şaşırtıcı değil de bu delinin oturum başkanı olması ilginçti. şöyle ki adam (bu arada prof kendisi) 1988 yılında freud üzerine yazdığı bir makaleyi anlatarak lafa başladı, bu arada gece de az uyuduğumdan ve amca lafı bir türlü bitirmediğinden ben gözler açık uyuma pozisyonuna geçtim. neyse bir 20 dakika kadar sonra lafı fazla uzatmayıp laia mysteria hanıma veriyorum dediğinde ister istemez irkildim tabi. neyse başladım anlattım şudur budur diye, bi yerde acaba ben de mi bayıyorum düşüncesi geldi aklıma ve bu düşünceyle birlikte tak diye sunuşu kestim. yan taraftan bizimki hemen teşekkür edip, kendi performansı açısından oldukça az bir şeyler geveleyip, sözü diğer arkadaşa verdi. diğer çocuk epey iyi bir sunuş hazırlamıştı. lacan üzerinden neo liberalizmin kent politikalarına özel olarak simgelerine etkisi konulu bir sunuş yaptı. oturumun delisi tabi anlamadı. "arkadaşlar böle bunları kesin bilgilermiş gibi anlatıyorlar niye çünkü gençler, halbuki bunların hepsinin altında freud var diyp bir 15dakika daha konuştu, bu arada ben kendimi tutamadım tabi güldüm. neyse sorular kısmında bana sorulan bir soruya cevap verebilmek için mücadele etmem gerekti, kzın birini "bu ne biçim soru" diye azarladı, belli bir noktadan sonra zıvanadan çıkıp, "bu arkadaşlar genç binlerce değişken var hayatta x1, x2, x3, x4,x5, bu kadar net konuşamazlar, birazcık peacefull olmak lazım değil mi?" gibi anlaşılamayan cümleler kurdu sağolsun ama bir konferans boyunca geyiğini yaptık.güzeldi değişikti, yine olsun yine giderim eğlenceliydi. ya ben hiç blog havamda değilim. şimdilik bu kadar, özlüyorum kardeşi ama daha iyiceyim. balibar beni bekler bakalım ab yurttaşlığı mümkün müymüş?
Perşembe, Kasım 09, 2006
inatla yetişkin olamama hallerine devam...
bugün itibariyle kavranmış, tam anlamıyla idrak edilmiş bir gerçek, asla yetişkin olamayacağımdır. şöyle ki insan 29 yaşındayken master yapmaya uzaklara giden kardeşinin ardından 37 gün sonra yeniden burada olacağını bile bile, bu kadar mutsuz olamaz. geldi geldiğinde sanki hiç gitmemeiş gibiydi, ama gidişi evin içini boşalttı, benim açımdan.
sabahleyin saat 7de yataktan çıkmayı becerip, saat 9.30'daki derse geç kaldım. sebep? kardeşle vedalaşma töreni, tabi burada beni ve ailemi "normal" insanlar olarak tasavvur edip bunu bir tür ayrılamama ve sevgi dolu sözcüklerle bezenmiş buruk bir vadalaşma anı sanabilirler. ve sonuna kadar yanılırlar, çünkü sabah saat 7.00 ile evden çıkmayı becerdiğim 9.40 saati arasında yoğunlukla didişme ve karşılıklı laf sokma ve son olarak ancak kapıdan dışarı çıkıldığında akşam eve döndüğünde evde olmayacağı bilincinin yarattığı burukluk. okula zor gidildi yani bugün. ama işte genetik kökenlere sahip manyaklığımız durmadı ve kardeş, ders aramda kalkıp okula geldi, hatta bir de üstüne üstlük avrupa kamusal alanı sunuşumda epey işime yarayacak bol bol malzeme anlattı. neyse en azından bu bile bizim çapımızda büyük başarı, ağlaşmadan ayrıldık...
korumacı aile yapısı denen nane, cidden çok zorlayıcı oluyormuş, üstelik anne babanın çocuklarına anlayış göstermesi, ve ev kurallarını çatışarak da olsa çocuklar lehinde belirlenmesi, aile ile kurulan duygusal bağımlılık ilişkisini kopmayacak bir şekilde aslında metafor yerindeyse düğümlenmesine sebebiyet veriyor. başka bir deyişle alabildiğine özgürlük şansımız, ve yaptığımız tüm işlerde yanımızda olan aile, istenilen ve özenilen bir şey gibi durmakla birlikte, aynı zamanda yıllardır hayalini kurduğu şeyi yaşayan kendine ait bir yaşam alanı avrupa açısından hiç de fena olmayan, türkiye açısından mükemmel düzeyde bir gelir ile yaşayan kardeşimi mutsuz ediyor. hatta ikimizin nadir uzlaştığı konulardan birinin de hiç normal olmadığımız gerçeği oluşu bu durumu kanıtlayan bir gerçeklik, ne de olsa o da ben çevremiz tarafından - en kibarları tarafından-"ailesi söz konusu olduğunda bira tuhaflaşır." şeklinde nitelendirilen insanlarız. ya bir insan bu kadar tuhaf olur hakkaten iki dakika anliz yapma da bir sus, özlüyorum onu de bitir. ama yok illa genelleme ve kategorizasyon yapılacak, bunun içinden değerlendirilecek. neyse işte olmayınca o böyle kendi kendime didişiyorum. şimdiden özledim. yeter bu kadar daha fazla yazmayacağım.
sabahleyin saat 7de yataktan çıkmayı becerip, saat 9.30'daki derse geç kaldım. sebep? kardeşle vedalaşma töreni, tabi burada beni ve ailemi "normal" insanlar olarak tasavvur edip bunu bir tür ayrılamama ve sevgi dolu sözcüklerle bezenmiş buruk bir vadalaşma anı sanabilirler. ve sonuna kadar yanılırlar, çünkü sabah saat 7.00 ile evden çıkmayı becerdiğim 9.40 saati arasında yoğunlukla didişme ve karşılıklı laf sokma ve son olarak ancak kapıdan dışarı çıkıldığında akşam eve döndüğünde evde olmayacağı bilincinin yarattığı burukluk. okula zor gidildi yani bugün. ama işte genetik kökenlere sahip manyaklığımız durmadı ve kardeş, ders aramda kalkıp okula geldi, hatta bir de üstüne üstlük avrupa kamusal alanı sunuşumda epey işime yarayacak bol bol malzeme anlattı. neyse en azından bu bile bizim çapımızda büyük başarı, ağlaşmadan ayrıldık...
korumacı aile yapısı denen nane, cidden çok zorlayıcı oluyormuş, üstelik anne babanın çocuklarına anlayış göstermesi, ve ev kurallarını çatışarak da olsa çocuklar lehinde belirlenmesi, aile ile kurulan duygusal bağımlılık ilişkisini kopmayacak bir şekilde aslında metafor yerindeyse düğümlenmesine sebebiyet veriyor. başka bir deyişle alabildiğine özgürlük şansımız, ve yaptığımız tüm işlerde yanımızda olan aile, istenilen ve özenilen bir şey gibi durmakla birlikte, aynı zamanda yıllardır hayalini kurduğu şeyi yaşayan kendine ait bir yaşam alanı avrupa açısından hiç de fena olmayan, türkiye açısından mükemmel düzeyde bir gelir ile yaşayan kardeşimi mutsuz ediyor. hatta ikimizin nadir uzlaştığı konulardan birinin de hiç normal olmadığımız gerçeği oluşu bu durumu kanıtlayan bir gerçeklik, ne de olsa o da ben çevremiz tarafından - en kibarları tarafından-"ailesi söz konusu olduğunda bira tuhaflaşır." şeklinde nitelendirilen insanlarız. ya bir insan bu kadar tuhaf olur hakkaten iki dakika anliz yapma da bir sus, özlüyorum onu de bitir. ama yok illa genelleme ve kategorizasyon yapılacak, bunun içinden değerlendirilecek. neyse işte olmayınca o böyle kendi kendime didişiyorum. şimdiden özledim. yeter bu kadar daha fazla yazmayacağım.
Pazar, Kasım 05, 2006
ankara'ya kar yağarken

evet ankara'ya kar yağmakta üstelik lapa lapa. kasım ayı süprizi oldu benim gibi kar ile mutlu olanlar için. uzun zamandır yazamadım, özet geçmeye halim yok, ayrıca önümüzdeki bir hafta daha yazamayacağım, çünkü uzaklardan ailesini görmeye özlem gidermeye kardeşim geldi. onun şerefine babamın büro arkadaşı şarap getirmiş, onunla ankara'nın ilk karını kutlamaktayım şu anda. kardeş ise az önce dayanamayıp sızdı. insanın böyle bir ablası olur da kardeşi bu kadar mı dayanıksız olur içkiye, ilginç...
aslında uzun süreden beri devam eden iç karartıcı ruh hallerinden sıyrılmanın yolları geçtiğimiz hafta içinde bol bol karşıma çıktı, gel gör ki karın ve şarabın etkisiyle tam anlamıyla gevşemiş ruh hali içinde anlatarak, haksızlık etmek istemem. iyiyim yani, merak edenlere, buradan takip edenlere...
*sosyomatta cümlelerin üç nokta ile bitirilmesinin bir depresyon belirtisi olduğunu ima eden bir etiket ve bol miktarda bu minvalde ahkam vardı bugün. belki de haklıdırlar... :D
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




