Pazar, Nisan 06, 2008

nükleer çağ






nükleer santral ihalesi başladı 24 eylül'de sonuçlanacak. konu ile ilgili bir tarama yaptım ve 1960'lardan beri akkuyu'da kurulmaya çalışlldığını, 1974'te ise sinop'un ilk kez dile getirildiğini öğrendim. yani 48 yıldır aynı yerler topun ağzındalar. o zamanlar yani 60'larda kanadalı şirket ve abd'li şirketler adaymış, şimdilerde yine kanada'nın abd'nin ismi geçiyor. nükleer santral, memleket topraklarında, güvenlik üzerinden de meşrulaştırılıyor.

bugün milliyetin foto galerisinde hiroşima fotoğraflarını yüklemişler. yukarda onların bir kısmı yer almakta. yıkıma, ölüme dur demenin vakti gelmedi mi?

Cumartesi, Nisan 05, 2008

çocuk istismarını durdurun


efendim dolicim beni sobelemişti, aslında fark etmiştim ama sonra yine aklımızdan çıkmış.

tuhaftır, ben 11 yaş öncesini neredeyse hiç hatırlamam, sebebinin ne olduğunu ben de bilmiyorum. ama o kadar küçük olmasam da clementine'i unutmadım, hatta clementine'nin bizim kuşağımız üzerinde yarattığı travmanın, yaşamın bu haliyle sürmesinde bir payı olduğunu düşünürüm. şarkısı da kulaklarımda. hatta ö'nün nişanı o müzik eşliğinde yapılmıştı, gergin ortam biraz daha gerilmişti :) neyse, çocukluğumuzdan hatırda kalan clementine'in resmi yukarıda şarkının türkçe sözleri ise aşağıda yer almaktadır.

meraklısına...

iyi geceler dolicimmm.

Clémentine , gözlerini kapadığında
Sen en iyi olanı tahmin edersin.
Clémentine, bizi mavi kabarcığının içine al
Bu çok tehlikeli olsa bile.
Yalnızca 10 yaşında iken
Her zaman daha büyük olmayı isterdik
Bir rüzgar darbesinin uçurduğu bir uçakla gitmek için
Orada ufuğa karşı
Küçük Clémentine gibi davranırız.
Çin gecelerini, okşayan geceleri hayal ederiz.
Ve Hemera size kollarını uzattığında her şey daha iyi olur.
Kötülük kaçar, kötülük uzaklaşır.
Clémentine, sen gece ve gündüz dövüşürsün
Hastalığa meydan okursun
Clémentine, seni terk etmeyeceğiz.
Ve bir gün her şey yoluna girecek.
Dünya gökyüzüyle çok güzel
Bu insana güneşin yanında yaşama isteği verir.
Pervanenin her dönüşünde, çığlıklar atarız, hayran kalırız
Kanatlara sahip olmak ne kadar güzel
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek

Cuma, Nisan 04, 2008

nisan'a düşen ilk post

"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."
Albert Camus - Sisyphos Söylevi

doli, geçenlerde yine böyle döktürürken, içini kemirenleri, bu şekilde bir giriş yapmış. iyi yapmış... bu yazıya da uyar diye düşündüm. ya da aslında tüm metinlerimizin başına bu alıntıyı koysak, yazdığımız dilekçelere, ödevlere, makalelere vs... çok doğrudan bir (öz)eleştiri niteliği taşımaz mı? aa bak yine coştum.

evet efendim kendimizden sıkılma havasından jet hızıyla coşkun seller gibi akma havasına geçiş yaptık. somut bir sebep bulunamıyor açıkcası, geldiler yine özetle. aynı anda bin olasılık aklımdan geçiyor, ve tuhaf umutlu vs geliyor olasılıklar. yani tabi olasılık. yine anlaşılmaz cümleler kuruyorum belli oldu, bu da böyle kendi kendinle konuş yazısı olacak.

bir yolunu bulup, kendime daha uygun bir istihdam olanağı yaratmalıyım. daha uygundan kasıt: reflü olmayacağım. arada sırada yaşadığımı hissedevileceğim bir şeyler.

kolera günlerinde aşk filmini izledim geçenlerde, galiba ben de, roman uyarlamalarını bir türlü beğenmeyen beğenemeyen kategorisine giren bir tipim. romanlara dokunmayınnnnnn

öyle işte. bu da pörtledi içimizden, yeni işler lazım yeni işler...

Çarşamba, Mart 19, 2008

uzun süredir yazamıyorum hohohoho...

o kadar uzun süredir, oturup düşünmeye, orada burada gezmeye, sohbet etmeye vakit bulamıyorum ki, giderek daha çok robotlaştığımı hissediyorum.

ama tabi bu sürecin bana öğrettiklerine dair saatlerce ahkam kesebilirim, işte hegel okuyoruz ya, o da diyor ya: yanlış diye birşey yoktur. neyse ki bu dönemin temalarından biri "nietzsche" olarak belirlendi. yani artık başka tellerden çalacağız.

kendimden o kadar çok sıkıldım ki, bu cümlenin kendisi bile içimi bayıyor. ben ve ben ile alakalı her şey -görünen diyemiyorum, hegel elimi dilimi bağladı- manasız, kof vs... tüm hikayelerin "ben" ile kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırılması da bir patoloji galiba. keşke kendimde keşfettiğim tek patoljik hal bu olsa. bazı günler nefes alıp vermek dahil olmak üzere her tür yaşam belirtisi midemi bulandırıyor. ama uyuyor olmayı çok seviyorum.

hiç hissetmediğim kadar sıkıcı hissediyorum...

Pazar, Şubat 10, 2008

...

"çünkü suyun sesi, aşkın ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur."
...

"hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez bir yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. "bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek... acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak bir akıbet. fajat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak satıhta yüzmekti. "kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor gitme diye eteklerine yapışıyoruz. hiç bir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.
bu sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gib kabul etmiyoruz. " hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor.
ne ölüm var ne hayat var. biz varız. ikis de bizde . onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı. merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşle parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunlarınhepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.
yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık, çırpındığı çok basit şeylere kendi mudil ritaziyesini soktuğu için, süreyi toprağa düşen gövdemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun ortasında düşncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi."

ahmet hamdi tanpınar, huzur.

Çarşamba, Ocak 16, 2008

defne ormanı


Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.



Melih Cevdet ANDAY

Salı, Ocak 15, 2008

?

Pazar, Ocak 06, 2008

yeni bir yıl...

uzun süredir yazamıyorum cümlesiyle başlamanın bir alışkanlık haline geldiğinin epeydir farkındayım.

uzun süredir yazamıyorum. insan tuhaf varlık, kendi yarattığının kölesi olmada ise oldukça başarılı. zamanı isadan başlatıp, bir takım bölümlemeler yaratmak sonra da bunlar içinde dönmek, ve çıkamamak, zamansızlıktan yapmak istediği pek çok şeyi ertelemek, ve sonra kendisine göre tanımladığı zamanda yeni bir bölümlemeye adım atıldığından hareketle kutlamalar, umutlar, kavgalar, kırgınlıklar... buradan bakıldığında tamamiyle komik bir hikaye aslında hikayemiz.

hikayenin komik olması, onun bir parçası olduğumuz gerçeğini değiştiremeyeceğine göre, 2007'ye dair bir döküm yapmak istemekteyim. ne de olsa bu kayıt defteri benim için. sondan başlamak gerekirse, 2007 nin son saatleri, 2008in ilk saatleri yüksek ateş ve mide bulantısı ile geçti. o halde buradan tüm yılın böyle hafif hasta, halsiz ve bıkkınlık içerisinde geçeceğine ilişkin çıkarımların yolu açılabilir. ama tabi annemiz ve kardeşimiz yanında üstelik de hasta halde bu şekilde zırvalanırsa, kola ve bacağa gelen çimdik hak edilmiştir. oturduğu yerden baba da biz senin bilimle ilgilendiğini sanyorduk konulu bıdbıdlanır. böyle sabaha kadar hasta hasta söylenenlere yanıt verecek halimiz olmadan geçer.

2007nin son saatleri ve 2008in ilk saatleri üzerinden geleceğe ilişkin bir çıkarım yapılabilir mi bilmiyorum ama, o an hissettiklerim bir yılın özeti gibiydi sanki. evet 2007 herşeyden önce çok yorucuydu benim için. ama eski yazdıklarıma göz atıldığında 2006 da öyleymiş, ama zaten yukarıda kendi yaratttıklarımızın kölesi olmamız düşüncesi de bu sebeple yazılmıştı. ama 2007 yi 2006 dan ayıracak bir kriterimiz olduğunu söylemek mümkün. o da z. hoca -ki kendisi ile asıl olarak 2007 senesi içerisinde tanışılmış, sohbet etme ve tanıma imkanına erişilmiştir, bu anlamıyla 2007 yılını güzel kılan gelişmelerden biridir- ile yaptığımız bir sohbette, onun tarafından dile getirilmişti. z. hoca, akademik sistemin abkluklarının ve bizler üzerinde yarattığı baskıların büyük adaletsizlik olduğunu söyleyerek, bu hikayede bir yarar aramak gerekirse, akademisyen olmak isteyenlerin bir şekilde varlık sürdürme için başka işlerle ilgilenmelerinin zorunlu oluşunun onların akademik yaşamlarına katkı sağladığını dile getimişti. aylardan kasım idi. o anda bende değişenin ne olduğunu anlamaya başladım. çok yoğunum ve belli ki uzun süre böyle yaşayacağım, ama artık bakış açım oldukça farklı. ve kendine güven diye adlandırırlan, benden her daim uzak durmuş, davranış kalıbı, artık beni de ele geçirdi. bu olumlu mu yoksa olumsuz mu açıkcası kestiremiyorum. ama 2007nin bende bu yönde bir değişim yarattığını, kendine güvenen laia imgesinin o kadar uzağında durmadığımın farkındayım. tabi bunu anladığımızda, sennnett'in işin insan üzerindeki etkileri metni aklımıza geliyor. bir kez daha yaşamın ne kadar zor olduğu ile yüzleşiyoruz.

söz konusu metinde sennett der ki, artık keynezyen politikalar (bizdeki karşılığı ithal ikameci sanayileşme modellleri) terk edildiğinden beri, insan yalnızdır, ve her tür olumsuzluk, olumluluk, yaşadığı her şeyin sorumluluğunu tek başına taşır. bu o kadar zorlayıcıdır ki, kişinin neoliberal politikalar yüzünden işsiz kaldığı aklına bile gelmeyebilir. bu tekillik, yaşamın her anına işler, ve insanın ailesini, eşini, sevdiğini, dostunu da kapsar. yalnızca çocuklar söz konusu olduğunda tekillik düşüncesi anlamını yitirir. hatta bu "neoliberal" insan, çocuklarını birbirleri ile bağlı yakın ve sonsuz destek sağlayacak şekilde büyümesi için çaba gösterir. acaba aile gerçekten bir direniş odağı olarak okunabilir mi? bilmem.

2007ye ilişkin olarak başka bir şey şu anda aklımıza gelmiyor. yazıya başladığımdan beri kafamda dönen bir victor hugo cümlesiyle bitirmek istemekteyim.

"işte bu batan güneştir, bizim şafak dediğimiz"

Cumartesi, Aralık 08, 2007

havadisler...


ilk havadis: kimse 70 alamamış sınavda, mülakat yapmamaya karar vermişler. evet üzüldüm, mutsuz oldum. tuhaf ama kısa sürdü üzüntü halleri. sonra dün dersten sonra sınıf arkadaşlarımla içtik muhabbet ettik. pek güzeldi, hiç uyumadan sabahın 9.00'unda eve geldim.

bir de tabi asıl havadis: persepolis'i keşfetmem oldu sanırım. bugün saat 16.00 sularında uyandığımdan beri onu okudum. türkçeye çevrildi. minima yayınlarından çıktı. meraklılarına tavsiye edilir.

işin aslı pek yazasım yokmuş, hala uykum var. ama biz notumuzu düşmüş olalım. bir de marjane'yi kıskandığımızı itiraf edelim...

Salı, Kasım 27, 2007

...

kar yağacakmış bu yakınlarda. sabah tvde öyle dediler. dolicim bak yağarsa ikimize de iyi gelir. biraz böyle temizlik duygusu falan kaplar içimizi. sonra dışarı çıkarız, ankara'nın çamurlu sokaklarının bu duyguyu anında yok eder. sonra belki ufacık bir kar tümseği bulursak, caddelerin sokakların, arabaların izin verdiği kadar kartopu falan oynarız. iyi gelir yani kar yağsın.

dolicim...

Pazar, Kasım 25, 2007

gönderi no: 113

113. kez pc başında olanı biteni özetleme gayesiyle oturuyorum. yine mutsuzum, yine sinirlerim bozuk. üstelik aynı cümleleri daha ne kadar kurabileceğimi ben de kestiremiyorum. z. hoca ile geçen akşam ders sonrası yaptığımız sohbette dile gelenler, olabildiğince ağırdı. spinoza'nın penceresinden dünyaya bakmak hakkaten zor.

kardeşim ile bile iletişim kurmanın imkanları azalırken, ne için ne adına nasıl hala yaşamın sürdüğünü anlamakta güçlük çekiyorum. anlamıyorum. çok iş çok yol yenecek bir fırın ekmek var ortada, üstelik bayat. bu hafta sonu vaktimi hiç de inanmadığım hiçbir sonuç alacağımı düşünmediğim şeyler için çabalayarak geçirdim. ve sonuç yine sıfır. sıfıra sıfır elde var sıfır.

antik yunan'da sıfır yokmuş, bilinmiyormuş. bunu yeni öğrendim. oldukça etkileyici geldi bana. her ne kadar kadınlar ve köleler dışlansa da (işin aslı bu her ne kadar ile başlayan cümle kendisinden sonra söylenenleri yalanlıyor farkındayım, işte insan denen tür bu kadar acınacak durumda) tarih boyunca kamusallık fikrinin en yoğun ifadesini bulduğu bir dönemde sıfırın olmayışı ilginç, güzel. antik yunan kenti üzerine bir kaç paragraf yazmam gerekiyormuş, öyle buyurdu hoca. bunları yazsam mı? olabilir.

ben gideyim...

Çarşamba, Kasım 21, 2007

son haberler...

geçen gün h. ile birlikte bugüne kadar buraya yazıp çizdiklerimi okuduk. sonra hep mutsuz olmanın ne kadar yorucu olduğundan dem vurduk, ukalalık yaptık. ve son dönemde yazdığım herşeyin uzun süredir yazamıyorum cümlesi ile başladığını fark ettik. neyse efenim uzun süredir yazamıyoruz. malum yeni bir arş.gör. sınavı gündemimize girdi. sınav bugündü. üç adet doktora tezi konusu olabilecek nitelikte soru ile karşılaştım ve verilen süre üç saatti. yani bir arş. gör. adayından beklenenin 1 saatte doktora tezi yazabilme kapasitesi olduğunu öğrendik.

şimdi sınav taze nolur nolmaz beceremezsek, mülakata çağırmazlarsa bahanemiz cebimizde olsun, ki kendimize saldırıp yıpratmayalım. değil mi mirim? tabi.

ya kendimce br şeyler yazdım bakalım nasıl sonuçlanacak? buraya not düşmek anlamlı geldi son bir senedir yazdıklarımı okuyunca....

yani bir zamanlar yazdığım gibi kayıt tutlacak yaşananlar unutulmayacak. :)

Salı, Kasım 06, 2007

haberler haberler haberler...



önce kişisel olanlar: bizim okulda kadro açıldı, kardeş bölümde. sınav 21.11.2007 çalışmak lazım. ayrıca almanya'da doktora bursuna başvuruyorum... evet evet yine böyle bir radikal kararlar alma noktasına geldim. üstelik dün de bu ay maaşıma zam yapılacağı müjdelenmişti. :) ben hep derim biraz şanslı olsam hiç doğmazdım diye...

gelelim toplumsala: nükleer yasa yeniden meclis gündeminde göz göre göre memleketi yok etme konusunda kararlılar. karadenizde milyonlar çernobil sonrası kanser ile başbaşayken... hepimizin malumu devamını yazmaya gerek yok. bir kez daha 50-60 kişi bağıracağız nükleere hayır diye, onlar yapacaklar...

maskeleri mi hazırlasak?

Pazar, Kasım 04, 2007

2+2=açlık


uzun süredir doğru düzgün yazamıyorum bugünkü de kısa olacak. yukarıdaki başlık dünkü mitingde birilerinin elinde dövizdi, pek beğendim. dün anladım ki karamsarlıkta çevremdeki pek çok kişiyi aşmışım. kimle konuştuysam böyle bir kalabalık bekliyormuş. ama ben epey şaşkındım, beklemiyordum.

mitingten sonra kuaföre gittim, orada çalışan çocuklar mitinge gidenlere küfrediyorlardı. o kadar üzüldüm ki. biraz anlatmayı denedim, tartışmaya çalıştım, çokça yoruldum. sonuç olarak işimizin epey güç olduğunu düşündüm. ve bir yanıyla toplumsal aydınlanma diye sıkça ileri sürülen hedefi daha bir iyi kavradım sanki. bilmiyorum, hakkaten çok zor.

bu sabah da anne ve baba ile ufak bir didişme yaşadım dtp üzerinden... offff o kadar zor geliyor ki en yakınlarının ağzından o lafları duymak. halbuki 2+2=açlık....

Perşembe, Kasım 01, 2007

uzaklara giden bir arkadaştan






almanya'ya giden arkadaşımın yurduna film çekimi için gelmişler, o da bunları yazmış. :)

harika...

Perşembe, Ekim 25, 2007

olan biten & şimdiki zaman gelecek zaman


uzun süredir yazamıyorum, yoğunluk kelimesi de artık tanımlayamaz oldu halimi. neyse olumsuz cümleleri bir kenara bırakalım. "umut"umuz var her daim, işkenceyi uzatan cinsinden olsa da. yeni yeni fikirler, olanaklar, hepsi birden kafada dönüyorlar. son günlerde yaşananlara, evimin önünde gecenin ikisine kadar süren tekbir seslerine rağmen "umut" var, olacak, işkenceyi de uzatacak, ama öldürmeyen güçlendirecek...

bu kadar kesin cümleler kurduğumda ben de şaşıyorum bazen. kapitalizmin "yoksullaştırıcı" "yoksunlaştırıcı" "tahrip edici" etkileri arasında bağlantıları ifşaa etmek ve buna karşı, bir arada yaşama iradesini oluşturmak, örgütlemek, çoğaltmak gibi... ama söz uçar ya benim kesinliğim de biraz öyle. içim içimi yiyiyor, kızıyor, öfkeleniyor, sakin olamıyor, asla değişmez kurallara ulaşıyor, bunu dile getiriyorum. sonra bişi öyle ne bileyim dün yazdıklarım mesela, bir grup insan çaba gösteriyor bir şeyler için. sonra okulda bir basın açıklaması 15 kişilik, 150 polis karşıda. "barış hemen şimdi"

askerlik şubesine gidip, tecil belgesi teslim edecek arkadaş eşlik ediyor metroya kadar. henüz askere gitmemiş tanıdıklar düşüyor aklıma. gazetede ağlayan anneler... bu kadar zorlayıcı bir varlık sürdürme biçimi daha olmadı galiba tarihte.

bir sıcak yaz gününde f. "bu dünya hiroşima'yı nagazaki'yi auschwitz'i yaşadı. hiç kimse biz felaketin içindeyiz, neyi yanlış yapıyoruz demedi" o gün çok tartışmıştık. ben aksini iddia etmek zorunda hissedip, bir şeyler demiştim. şimdi bilmiyorum, nietzsche'nin haklılık payı olduğunu düşünüyorum sık sık...

yukarıdaki avcılardan biri olmayı alışveriş arabalarına mızrak fırlatmayı istiyorum, bazen.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

sesin hafifliği


bir ay kadar önce bu sayfadan, müzik istiyorum kardeşim konulu serzenişte bulunmuştum. hiç de haberdar değildim burnumun dibindeki dostların çabalarından. bana göre mükemmel zamanlama ile karşıma çıktılar. teşekkür ederim, ellerinize, emeğinize, dilinize, yüreğinize sağlık. ben çok konuşmayacağım sözü onlara bırakıyorum.

I
Bizim için İkibinaltı yılının Kasım ayında başlayan ve İkibinyedi yılının Haziran ayında tamamlanan bu sekiz aylık süre, albüm fikrini geliştirmeye başladığımız, kayıtlar alıp
heyecanlandığımız ve en nihayetinde umudumuzu kesip albümün hiç bitmeyeceğini
düşündüğümüz bir dönem oldu. Hiçbirimizin profesyonel müzisyen olmadığı ama hepimizin
ucundan kıyısından müzikle ilgilendiği "bir grup insan" olarak bu süreçte yapmaya çalıştığımız şeyin aslında, "albüm" denen metanın tanımını değiştirmeye çalışmak olduğunu fark ettik.

En başta, ortada bir "müzik grubu" olmadan, "beste denemeleri" yapmadan albüm
yapılabileceğini varsaydık. Türkü-barlarda sahne almadan da ortaya bir ürün koyma cesaretinin gösterilebileceğini düşündük. Prodüktörlere görücü demosu da hazırlamadık.

Ama bir albüm yaptık. Söylemeyi sevdiğimiz ve içimizden geldiği gibi söylediğimiz parçaların
kayıtlarından oluşan bir derleme...

Stüdyoda doldurulmamış olması, parasız yayınlanması, çoğu kayıtta çalgı eşliğinin
olmaması bizim için onun albüm olmamasını gerektirmiyor. Bilakis, işte tam da bunu
amaçladığımızdan bir albüm yapmış olduğumuzu düşünüyoruz.

II
Kayıtları amatör ortamlarda yaptık ve basit bir ev bilgisayarı aracılığı ile birleştirdik. Söyleyenlerin içlerinden geldiği gibi, mekanik bir diziye sıkışmadan söyleyebilmelerine sağlamak için metronomu ve kanal kayıt tekniğini kullanmadık. Böylece belki de müziğin olmazsa olmazı olan ama piyasa müziklerinde göremediğimiz aritmik yorumlar çıkabildi ortaya.

Duru insan sesleri ile birlikte gündelik hayatımızda karşımıza çıkan sesleri de derledik.
Hayatımızda maruz kaldığımız seslerin insan avazı ile birlikte toplumsallığımızı tamamladığını vurgulamak istedik.

III
Özetle, bu albüm ile, zaten bizim olması gerektiğini düşündüğümüz iki şeyi: sesimizi ve
toplumsallığımızı, piyasanın elinden kurtarıp kendimize döndürmeye çalıştık.

Yaşasın Tony Gatlif (filimleri bize, kayıt fikrini verdiği için), yaşasın Kardeş Türküler (halkların
müziğini sola taşıdığı için), yaşasın dijital teknoloji, paylaşım programları (topluma ait olanı
tekrar topluma kavuşturdukları için). Bunların yanında demeğe gerek yok ki zaten kahrolur kapitalizm.

Ses hafiftir, herkes havalandırabilmeli onu.

Sesin Hafifliği

Salı, Ekim 23, 2007

Genç Kürt Siviller Rahatsız!

Havva Ana’nın dünkü çocuk sayıldığı bu topraklarda doğduk. Üç gün aç kaldık üç gün meme vermediler bize. Hasta düşmeyelim diye. 90’lı yıllarda çocuk olduk, gözümüzün önünde yaşananlar ağır geldi bize.

Biz kim miyiz?

Biz bu coğrafyanın Kürt gençleriyiz. Şiddetle tek ilgimiz onun mağdurları olmamız. Türk gençlerden tek farkımız onlardan ayrı olarak sadece okuma- yazmayı değil Türkçe konuşmayı da ilkokulda öğrenmemiz. Yoksa ne kadar yoksulluğu varsa bu memleketin biz de çektik. Biz de Sezen Aksu’ya, Neşet Ertaş’a ağladık. Farkımız Şivan Perwer’e, Aynur Doğan’a da ağlamamız

Biz buraların Kürt gençleriyiz. Köylerimiz yakıldı. Küsmedik. Göç ettik, en kötü yerlerde yaşadık, en kötü işleri yaptık. İsyan etmedik. Akrabalarımız faili meçhul cinayetlere kurban gitti, intikam peşinde koşmadık. Üzerimize bombalar atıldı, hukuktan başka bir şey istemedik.

Biz buraların Genç Kürt Sivilleriyiz. Siz acının sadece bir tarafını biliyorsunuz. Biz her tarafını.

Bir taraftan en büyük asker bizim asker tezahüratları ile havaya atılan gençlerin tabutları dönerken evlerine, bir taraftan da evinden çıkalı yıllar olan, bir gece yarısı sessiz sedasız gömülen gencecik insanların hayatları tükenirken bu bayram arefesinde, bizim geleceğimiz için gencecik insanları öldürme emri verenlere bizim de söyleyecek bir çift lafımız var.

Bu tavırlarınız hangi akla, hangi mantığa, hangi vicdana ve de en önemlisi hangi ahlaka sığıyor.

Bu ülkede yaşayan ve barış isteyenlerin elini yine yeniden zayıflatmaktan başka hiçbir anlamı olmayan bu hareketinizi bizim özgürlüğümüz için mi yaptığınızı düşünüyorsunuz. Kürtlerin geleceği için karanlık ilişkilere mi dalıyorsunuz?

Siyasetin havası esecekken bu ülkede, mecliste iken temsilcilerimiz, üstlerinde hükümetten, askerden, derin devletten, ya sev ya terk et diyenlerden baskı olsa da biz arkalarında duruyorduk kendi fikirlerimizle, kalemlerimizle; konuşarak, dokunarak, değerek.

En son Beytüşşebap’ta neler olduğunu bu ülkede aklıselim insanlar tam da öğrenecekken ve buna karşı bir duruş gösterecekken, silahtan başka çözüm istemeyenlerin, güçlerini kandan, gencecik askerlerin kanından alanların eline çok güzel fırsat geçti sayenizde. Kararttığınız sadece 13 hayat değil ayrıca bu ülkede açığa çıkmayı bekleyen derin devletin ve savaş güçlerinin çıkış yolunu da kararttınız.

Kürtçe ve Türkçe ağıtlar yakan analarımızın göz pınarlarını kuruttunuz bu bayram arefesinde.

Mağdur insanlar zalimleşmeye başladığında o zaman yeni mağdurlar yaratacaktır değil mi? Siz de biz Kürtlerden zalimleşmemizi mi istiyorsunuz? Bu mu bu ülkedeki derin güçlerle ortak paydanız.

Ne Beytüşşebap’taki karanlık katliamı unutacağız ne Şırnak’taki o askerleri. Aynı Şemdinli’yi ve terörist diye adlandırılan Diyarbakır çocuklarını unutmadığımız gibi. Biz zalimleşmeyeceğiz. Ne mutlu Türküm demeyenlerin de mutlu olabileceği bir Türkiye için bizlerden beklenen sağduyuyu göstereceğiz.

Tercihimizi yaptık. İlle de beraber yaşayacağız! İlle de bir arada yaşayacağız! Çünkü biz biliyoruz ki bu hayat ne Kürtlük ile geçer ne de Türklük ile.

Sözün bittiği yerde değil başladığı yerdeyiz. İnsanların yaşadığı yerde söz bitmez çünkü.

Ölmek değil, yaşamak istiyoruz.

Susmak değil konuşmak istiyoruz.

Birileri bu ülkede, adaleti, vicdanı ve insanlığı ayaklar altına alarak çevremizi kirletebilirler ama biz Genç Kürt Siviller kendi kapımızın önünü her zaman temiz tutacağız.

Zaten bu ülkede Kürtler ile Türkler birlikte yaşayamayacaksa batsın bu dünya!

Genç Siviller

Salı, Eylül 18, 2007

bir haftalık yemekler










bunlar bana mail olarak geldi kaynak gösteremeyeceğim.

post (ya da google türkçesi gönderi) no: 105




bu resimleri ben şuradan buldum. amcamın adı Yann Arthus Bertrand. olanağı çokmuş falan diye bok atasım geldi kendisine. paylaşayım istedim.

doli'ye özel ps: bak link verdim. ;)