Salı, Temmuz 22, 2008

"yaşasın kaş" "kahrolsun iş"

efenim uzun süredir pek bunaldığımız ortadaydı. temmuz ayı da hayırlı başlamadı, mart 2009'da gireceğimizi sandığımız yeterlik sınavına ekim 2008'de girmezsek atılacağımızı öğrendik. neyse gerildik kasıldık. sonra sınav tarihleri açıklandı: sınavlar aralık'a alınmış. birazcık gevşedik. nihayetinde patronla "ben aklımı yitirmek üzereyim" konulu bir konuşma yaptıktan sonra, yasal olarak iznim olmadığı halde, 5 gün izin kapıp, hafta sonlarını birleştirip, soluğu kardeşle (bu arada kardeş de yeterliğe aralık'ta giriyor. geri kalan ev halkına allah bol miktarda sabır versin. amin) birlikte kaş'ta aldık.



kaş işte böyle muhteşem bir yer. oraya iner inmez benim havam değişti tabi. kardeşinki de. efendim tatil boyunca yüzdüğümüz suların resimleri aşağıdalar:




sonracığıma hemen hemen her akşam kaş'ın muhteşem barlarından biri olan hideaway'e gittik. barın girişinde yasemin çiçeği ağacı vardı. içeri her girişimizde yerdeki yaseminler ve yaseminin kokusu bizi büyüledi. sonra ben elimizdeki foto makinesi ile çekmeye çalıştım, ama bir türlü güzel bir fotoğraf yakalayamadım. neyse ki tunç üverdire amcamız amcamız çekmiş, kartpostal yapmış. tarayıp buraya yüklüyorum:



sonra bir de dolunay ışığında anfi tiyatro maceramız vardı ki, süperdi. ancak fotoğraf makinesi yanımızda değildi. neyse ki onu da buldum ama gece görüntüsünü bulamadım, hafızadaki ile idare etmek lazım.



bu arada likya bölgesinde sahnesi denize dönük tek tiyatro yukarıdaki imiş.

sonra yine aynı amcamızın kartından bizim çektiğimiz fotolara taş çıkartacak bir uzunçarşı görüntüsü var, onu da ekleyelim.



neyse efenim işte böyle, dinlendimgeldim. yine yoruldum. neyse bu kadar güzel resmin altına olumsuz cümle yazmayalım...

Salı, Haziran 10, 2008

bugüne düşülmesi gereken not

bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım. üstelik tuhaf, absürd bir tesadüf: ilk dersim ile son dersimin hocaları aynıydı. :)

yetişkin olmama, olmak istememe, mücadelesinde bir kaleyi daha yitirdim. bundan sonrası artık, haftanın her günü iş denilen sinir bozucu şeyin içinde debelenmekle geçecek. tüm bunların ötesinde bir daha derste kendinden geçen a. hoca'nın söylediklerinin büyüsüne bırakamayacağım kendimi, z. hoca'nın çalışkanlığına, dürüstlüğüne gıpta edemeyeceğim, m.a. hoca'nın karizmasından uzağım artık, öbür a. hoca'nın kaprislerinden de, f. hoca ile tuhaf gerilim üzerine bir ilişkim olamayacak, ya da hoca milleti de konulu serzenişlerim olamayacak. akademik dünyanın sahtekarlığı üzerine, bu kadar içeriden, doğrudan mağduru olarak konuşamayacağım.

bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım. a. hoca ve onun bütün saldırganlığı ile başladığım bu mekanda, a. hoca ve onun saldırganlığı ile karışmış sevecenliği ile veda ettim.

bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım. hala herhangi bir şeyi kavradığıma ilişkin şüphelerim var, hala kafam karışık, hala anlamak ve anlatmak ile ilgili sorularım var.

tuhaf mıdır bilmem ama, böyle zamanlarda insan kadim dostlarına sığınırmış onu gördüm bir de, eve girmeden önce dolimi aradım. dedim ki bugün 30 yaşımda, son dersimden çıktım.

ne zaman salya sümük duygusallığımdan vazgeçeceğime ilişkin bir fikrim yok üstelik.

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

hatırla sevgili üzerine izlenimler

geçenlerde doli ile yaptığımız bir sohbette, hatırla sevgili dizisinin popürlerliğinin çok da kötücül değerlendirilmemesi gerektiği konusunda uzlaşmıştık. benim yorumlarım tamamen diziyi izlemeden yapılmış yorumlardı. ama tabi, deniz gezmiş'in idam sözlerinin sansür edildiğini biliyordum, ya da dizi danışmanları ile ilgili olarak istifalar vs konusunda bilgi sahibiydim. bugün, iş yerimdeki böcekler sağolsun,ilaçlama vesilesiyle işten erken çıktık, evime erken gelince, uzun süredir yapamadığım işler için vakit bulma olanağım oldu, bu arada ilk kez diziyi izledim.

che'nin tişörtler aracılığıyla tanındığı bir kuşaktan geliyorum ben de. yazacaklarım, sözgelimi adorno'nun kemiklerini sızlatacak farkındayım. ama işte hiç bir hikayenin aynı şekilde anlatılamadığı çağın çocuklarına, birlikte bir şey yaparken bile yalnız olan, yalnız hissedenlere, her türden dayanışma duygusu, bu tv ekranında anadolu sigortanın sunduğu, asla dokunamaycağın, iki üç dakika sürecek bir duygusallığın ardından, bir sonraki programın reklamının aşağıdan belirdiği, tüm hissiyatın kesintisiz tüketime çağrı yapan reklamlarla kesildiği bir dizi tarafından 30 saniye için hissettirilmiş bir dayanışma duygusu bile olsa, manidar görünür.

evet, bu dizi ne geçmişin hesabının sorulmasını sağlar, ne de aslında gelecek için umuttur. ama en nihayetinde, "çarpık" da olsa bir şey gösterir. ve kurtlar vadisinin gösterdikleri ile arasında bir ayrımı görmek mümkündür. yani denmeye çalışılan, evet bu dizi denizleri, mahirleri, erdalları popülerleştirmiştir. tam da bu noktada, bu popülerlik, onları bir taraftan siluetler, kahramanlar, sanki hiç olmamış olamayacak kişiler haline getirirken, öte taraftan başka türlü varolmanın mümkün olduğunun da kanıtı haline getiriyor. bu fazla iyimser bir yorum belki de. ama şu var ki, birilerinin üzerinde timsah olan tişörtlerle dolanmasındansa "gerçekçi ol imkansızı iste" ile dolaşması daha manidar göründü.

ama tabi unutmuyorum: "yanlış hayat doğru yaşan(maz)mıyor"

Perşembe, Mayıs 15, 2008

%52



type="application/x-shockwave-flash"wmode="transparent" width="482" height="418">

Pazar, Mayıs 11, 2008

Perşembe, Mayıs 08, 2008

kısa açıklama

merak edenler için kısa açıklama

dün gece yazdığım metindeki tırnak içindeki italik alıntı kısmı, konser öncesi dağıtılması düşünülen beni pek güldüren bir metindendir. neyseki vazgeçildi. aslında haksız da sayılmazlar. ne de olsa dinleyicilerin büyük bir kısmı inti illimani müzik yapmaya başladığında doğmamıştı. ben dahil :)

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

El pueblo unido jamàs serà vencido!


ne güzeldi!

"Şili’li grup Inti-Illimani’nin adı, Quechua dilinden gelir: "Inti", aynı zamanda ataları saydıkları yaratıcı tanrı Viracocha'nın oğlu İnka Güneş Tanrısı, "Illimani" de bir kuş olan kondor ve La Paz, Bolivya dolaylarında Illimani Dağı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla kelimelerin birleşmesi "Illimani Dağı'nın güneşi" veya "Güneşin kondorları" demektir.

1967 yılının Mayıs ayında eski Santiago Teknik Üniversitesinde okuyan gençlerce kurulmuştur. 1973 yılında Avrupa'da konser turnesindelerken, ülkelerinde diktatör Pinochet'nin Salvador Allende'ye yönelik darbesi gerçekleşmiş ve grup 14 yıl boyunca ülkelerine geri dönememiştir. Bu yıllar boyunca gruba İtalya ev sahipliği yapmıştır. 1988`de yasakları kalktıktan kısa süre sonra Şili'yi dönmüş ve konserler vermeye başlamışlardır. Şili kültürünün temsilcileri olarak görülürler. 2002 yılı tarihli Viva Italia albümü, kendilerine kucak açan ülkeye bir teşekkür mahiyetindedir."

Cuma, Mayıs 02, 2008

VALİ İSTİFA

Hrant’ın katline göz yuman demokrasi ve emek düşmanı yasakçı

VALİ İSTİFA!

Biz aşağıda imzası olanlar,

1 Mayıs’ı, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bütün İstanbul halkı için işkenceye dönüştüren Vali Muammer Güler’in istifa etmesini talep ediyoruz.

Hrant Dink kardeşimize düzenlenen suikastı önceden bilen İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah hakkında soruşturma açılmasına bile izin vermeyen Vali Güler, “provokasyon olacak” gerekçesiyle Taksim Meydanı’nı emekçilere kapatıyor.

“Kamu düzeni bozulacak” diye İstanbul’da adı koyulmamış sıkıyönetim ilan edip metroyu kapatıyor, vapur seferlerini iptal ediyor, okulları kapatıyor, çocuk-yaşlı, bebek-hamile demeden yüzlerce gaz bombası attırıyor. Taksim’e emekçileri sokmamak için, binlerce polisle Taksim Meydanı’nı ve oraya çıkan bütün yolları silahlı-bombalı-coplu polislerle işgal ettiriyor.

Taksim’de ısrar eden emekçiler, çatışma değil daha çok demokrasi istiyorlar.

Biliyoruz ki 12 Eylül Darbesi’nin yolunu döşeyen Maraş, Çorum, Bahçelievler, Balgat katliamlarının başlangıç noktası olan 1 Mayıs 1977 katliamının arkasındaki derin güçler ile Hrant Dink’in ve son olarak Adapazarı’nda yaşanan türdeki linç girişimlerinin arkasında hep aynı karanlık-derin güçler-çeteler var. Ve bu güçler açığa çıkarılmadan, bunlardan hesap sorulmadan bu ülkede demokrasinin önü açılmayacak, darbe tehditlerinin arkası kesilmeyecektir.

Taksim ısrarı, demokrasi ve temiz toplum ısrarımızın bir ifadesidir.

Kendisi de benzer güçlerin saldırısı altında kapatılma davasına maruz kalan AKP hükümeti ise Vali Güler’in yasakçı zihniyetine destek vererek demokrasiyi değil yasakları, baskıları ve darbecileri güçlendiriyor. Çetelere karşı sonuç alacak mücadele AKP’ye bırakılamayacak kadar önemlidir. Sosyal Güvenlik Yasası’na karşı omuz omuza veren emek güçlerinin Taksim talebi ile devam eden birlikteliği Vali Güler’in istifa etmesi için güçlendirilmelidir.

Demokrasi, temiz toplum, özgürlük, adalet, eşitlik, barış mücadelelerini ancak emek cephesi olarak kazanabiliriz.

http://www.valiistifa.net/

yaşasın bir mayıs!















Tüm mümkünlerin kıyısında, toprağımızın, havamızın, suyumuzun, kısaca yaşamımızın kâr döngüsünün sürdürülebilirliğine rehin bırakıldığı bir çağda yaşıyoruz.Var olan her şeyin, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, gıda krizinin dahi alınıp satılabilir hale getirildiği, alternatif yaşam şekillerinin bankalarca, çok uluslu şirketlerce gasp edilmeye çalışıldığı çağda, tarihin sahiplerinden, emekten ve doğadan ilham alarak haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Huzurunu ve toplumsal barışını yitirmiş, gelecek hakkında umutlarını tüketmiş halkların, kendi dışındaki diğerlerini düşman olarak görmeye kodlandığı bir süreçten geçiriliyoruz. Tüm dünyada aralıksız süren savaşlarla, insanlığın değerlerini ayaklar altına alanlara karşı, barış için haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Biyoteknoloji uygulamaları sonucunda tohumu denetim altına alan şirketler, binlerce yıllık evrim sürecini de denetimleri altına alıyorlar. Toplumların ve doğanın artık ve atık haline gelmesi pahasına geliştirilen politikalarla, dünya üzerinde binlerce insanı topraksız, ekmeksiz, mülksüz bırakanlara karşı haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Kâr döngüsünün enerji ihtiyacından dem vurularak, nükleer santrallerle, yaşamlarımıza göz diken nükleer uygarlığa karşı haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Doğamıza, yaşamlarımıza, umutsuzluk handikabında tutulmaya çalışılan varlığımıza sahip çıkıyoruz ve haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Açlığın, yoksulluğun, umutsuzluğun, kıyımın ve ölümün çağında, umudumuzu çoğaltmak, gelecek kuşaklara umut olmak için alanlara çıkıyoruz.

http://www.ekolojistler.org/

Pazar, Nisan 06, 2008

nükleer çağ






nükleer santral ihalesi başladı 24 eylül'de sonuçlanacak. konu ile ilgili bir tarama yaptım ve 1960'lardan beri akkuyu'da kurulmaya çalışlldığını, 1974'te ise sinop'un ilk kez dile getirildiğini öğrendim. yani 48 yıldır aynı yerler topun ağzındalar. o zamanlar yani 60'larda kanadalı şirket ve abd'li şirketler adaymış, şimdilerde yine kanada'nın abd'nin ismi geçiyor. nükleer santral, memleket topraklarında, güvenlik üzerinden de meşrulaştırılıyor.

bugün milliyetin foto galerisinde hiroşima fotoğraflarını yüklemişler. yukarda onların bir kısmı yer almakta. yıkıma, ölüme dur demenin vakti gelmedi mi?

Cumartesi, Nisan 05, 2008

çocuk istismarını durdurun


efendim dolicim beni sobelemişti, aslında fark etmiştim ama sonra yine aklımızdan çıkmış.

tuhaftır, ben 11 yaş öncesini neredeyse hiç hatırlamam, sebebinin ne olduğunu ben de bilmiyorum. ama o kadar küçük olmasam da clementine'i unutmadım, hatta clementine'nin bizim kuşağımız üzerinde yarattığı travmanın, yaşamın bu haliyle sürmesinde bir payı olduğunu düşünürüm. şarkısı da kulaklarımda. hatta ö'nün nişanı o müzik eşliğinde yapılmıştı, gergin ortam biraz daha gerilmişti :) neyse, çocukluğumuzdan hatırda kalan clementine'in resmi yukarıda şarkının türkçe sözleri ise aşağıda yer almaktadır.

meraklısına...

iyi geceler dolicimmm.

Clémentine , gözlerini kapadığında
Sen en iyi olanı tahmin edersin.
Clémentine, bizi mavi kabarcığının içine al
Bu çok tehlikeli olsa bile.
Yalnızca 10 yaşında iken
Her zaman daha büyük olmayı isterdik
Bir rüzgar darbesinin uçurduğu bir uçakla gitmek için
Orada ufuğa karşı
Küçük Clémentine gibi davranırız.
Çin gecelerini, okşayan geceleri hayal ederiz.
Ve Hemera size kollarını uzattığında her şey daha iyi olur.
Kötülük kaçar, kötülük uzaklaşır.
Clémentine, sen gece ve gündüz dövüşürsün
Hastalığa meydan okursun
Clémentine, seni terk etmeyeceğiz.
Ve bir gün her şey yoluna girecek.
Dünya gökyüzüyle çok güzel
Bu insana güneşin yanında yaşama isteği verir.
Pervanenin her dönüşünde, çığlıklar atarız, hayran kalırız
Kanatlara sahip olmak ne kadar güzel
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek

Cuma, Nisan 04, 2008

nisan'a düşen ilk post

"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."
Albert Camus - Sisyphos Söylevi

doli, geçenlerde yine böyle döktürürken, içini kemirenleri, bu şekilde bir giriş yapmış. iyi yapmış... bu yazıya da uyar diye düşündüm. ya da aslında tüm metinlerimizin başına bu alıntıyı koysak, yazdığımız dilekçelere, ödevlere, makalelere vs... çok doğrudan bir (öz)eleştiri niteliği taşımaz mı? aa bak yine coştum.

evet efendim kendimizden sıkılma havasından jet hızıyla coşkun seller gibi akma havasına geçiş yaptık. somut bir sebep bulunamıyor açıkcası, geldiler yine özetle. aynı anda bin olasılık aklımdan geçiyor, ve tuhaf umutlu vs geliyor olasılıklar. yani tabi olasılık. yine anlaşılmaz cümleler kuruyorum belli oldu, bu da böyle kendi kendinle konuş yazısı olacak.

bir yolunu bulup, kendime daha uygun bir istihdam olanağı yaratmalıyım. daha uygundan kasıt: reflü olmayacağım. arada sırada yaşadığımı hissedevileceğim bir şeyler.

kolera günlerinde aşk filmini izledim geçenlerde, galiba ben de, roman uyarlamalarını bir türlü beğenmeyen beğenemeyen kategorisine giren bir tipim. romanlara dokunmayınnnnnn

öyle işte. bu da pörtledi içimizden, yeni işler lazım yeni işler...

Çarşamba, Mart 19, 2008

uzun süredir yazamıyorum hohohoho...

o kadar uzun süredir, oturup düşünmeye, orada burada gezmeye, sohbet etmeye vakit bulamıyorum ki, giderek daha çok robotlaştığımı hissediyorum.

ama tabi bu sürecin bana öğrettiklerine dair saatlerce ahkam kesebilirim, işte hegel okuyoruz ya, o da diyor ya: yanlış diye birşey yoktur. neyse ki bu dönemin temalarından biri "nietzsche" olarak belirlendi. yani artık başka tellerden çalacağız.

kendimden o kadar çok sıkıldım ki, bu cümlenin kendisi bile içimi bayıyor. ben ve ben ile alakalı her şey -görünen diyemiyorum, hegel elimi dilimi bağladı- manasız, kof vs... tüm hikayelerin "ben" ile kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırılması da bir patoloji galiba. keşke kendimde keşfettiğim tek patoljik hal bu olsa. bazı günler nefes alıp vermek dahil olmak üzere her tür yaşam belirtisi midemi bulandırıyor. ama uyuyor olmayı çok seviyorum.

hiç hissetmediğim kadar sıkıcı hissediyorum...

Pazar, Şubat 10, 2008

...

"çünkü suyun sesi, aşkın ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur."
...

"hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez bir yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. "bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek... acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak bir akıbet. fajat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak satıhta yüzmekti. "kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor gitme diye eteklerine yapışıyoruz. hiç bir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.
bu sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gib kabul etmiyoruz. " hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor.
ne ölüm var ne hayat var. biz varız. ikis de bizde . onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı. merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşle parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunlarınhepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.
yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık, çırpındığı çok basit şeylere kendi mudil ritaziyesini soktuğu için, süreyi toprağa düşen gövdemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun ortasında düşncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi."

ahmet hamdi tanpınar, huzur.

Çarşamba, Ocak 16, 2008

defne ormanı


Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.



Melih Cevdet ANDAY

Salı, Ocak 15, 2008

?

Pazar, Ocak 06, 2008

yeni bir yıl...

uzun süredir yazamıyorum cümlesiyle başlamanın bir alışkanlık haline geldiğinin epeydir farkındayım.

uzun süredir yazamıyorum. insan tuhaf varlık, kendi yarattığının kölesi olmada ise oldukça başarılı. zamanı isadan başlatıp, bir takım bölümlemeler yaratmak sonra da bunlar içinde dönmek, ve çıkamamak, zamansızlıktan yapmak istediği pek çok şeyi ertelemek, ve sonra kendisine göre tanımladığı zamanda yeni bir bölümlemeye adım atıldığından hareketle kutlamalar, umutlar, kavgalar, kırgınlıklar... buradan bakıldığında tamamiyle komik bir hikaye aslında hikayemiz.

hikayenin komik olması, onun bir parçası olduğumuz gerçeğini değiştiremeyeceğine göre, 2007'ye dair bir döküm yapmak istemekteyim. ne de olsa bu kayıt defteri benim için. sondan başlamak gerekirse, 2007 nin son saatleri, 2008in ilk saatleri yüksek ateş ve mide bulantısı ile geçti. o halde buradan tüm yılın böyle hafif hasta, halsiz ve bıkkınlık içerisinde geçeceğine ilişkin çıkarımların yolu açılabilir. ama tabi annemiz ve kardeşimiz yanında üstelik de hasta halde bu şekilde zırvalanırsa, kola ve bacağa gelen çimdik hak edilmiştir. oturduğu yerden baba da biz senin bilimle ilgilendiğini sanyorduk konulu bıdbıdlanır. böyle sabaha kadar hasta hasta söylenenlere yanıt verecek halimiz olmadan geçer.

2007nin son saatleri ve 2008in ilk saatleri üzerinden geleceğe ilişkin bir çıkarım yapılabilir mi bilmiyorum ama, o an hissettiklerim bir yılın özeti gibiydi sanki. evet 2007 herşeyden önce çok yorucuydu benim için. ama eski yazdıklarıma göz atıldığında 2006 da öyleymiş, ama zaten yukarıda kendi yaratttıklarımızın kölesi olmamız düşüncesi de bu sebeple yazılmıştı. ama 2007 yi 2006 dan ayıracak bir kriterimiz olduğunu söylemek mümkün. o da z. hoca -ki kendisi ile asıl olarak 2007 senesi içerisinde tanışılmış, sohbet etme ve tanıma imkanına erişilmiştir, bu anlamıyla 2007 yılını güzel kılan gelişmelerden biridir- ile yaptığımız bir sohbette, onun tarafından dile getirilmişti. z. hoca, akademik sistemin abkluklarının ve bizler üzerinde yarattığı baskıların büyük adaletsizlik olduğunu söyleyerek, bu hikayede bir yarar aramak gerekirse, akademisyen olmak isteyenlerin bir şekilde varlık sürdürme için başka işlerle ilgilenmelerinin zorunlu oluşunun onların akademik yaşamlarına katkı sağladığını dile getimişti. aylardan kasım idi. o anda bende değişenin ne olduğunu anlamaya başladım. çok yoğunum ve belli ki uzun süre böyle yaşayacağım, ama artık bakış açım oldukça farklı. ve kendine güven diye adlandırırlan, benden her daim uzak durmuş, davranış kalıbı, artık beni de ele geçirdi. bu olumlu mu yoksa olumsuz mu açıkcası kestiremiyorum. ama 2007nin bende bu yönde bir değişim yarattığını, kendine güvenen laia imgesinin o kadar uzağında durmadığımın farkındayım. tabi bunu anladığımızda, sennnett'in işin insan üzerindeki etkileri metni aklımıza geliyor. bir kez daha yaşamın ne kadar zor olduğu ile yüzleşiyoruz.

söz konusu metinde sennett der ki, artık keynezyen politikalar (bizdeki karşılığı ithal ikameci sanayileşme modellleri) terk edildiğinden beri, insan yalnızdır, ve her tür olumsuzluk, olumluluk, yaşadığı her şeyin sorumluluğunu tek başına taşır. bu o kadar zorlayıcıdır ki, kişinin neoliberal politikalar yüzünden işsiz kaldığı aklına bile gelmeyebilir. bu tekillik, yaşamın her anına işler, ve insanın ailesini, eşini, sevdiğini, dostunu da kapsar. yalnızca çocuklar söz konusu olduğunda tekillik düşüncesi anlamını yitirir. hatta bu "neoliberal" insan, çocuklarını birbirleri ile bağlı yakın ve sonsuz destek sağlayacak şekilde büyümesi için çaba gösterir. acaba aile gerçekten bir direniş odağı olarak okunabilir mi? bilmem.

2007ye ilişkin olarak başka bir şey şu anda aklımıza gelmiyor. yazıya başladığımdan beri kafamda dönen bir victor hugo cümlesiyle bitirmek istemekteyim.

"işte bu batan güneştir, bizim şafak dediğimiz"

Cumartesi, Aralık 08, 2007

havadisler...


ilk havadis: kimse 70 alamamış sınavda, mülakat yapmamaya karar vermişler. evet üzüldüm, mutsuz oldum. tuhaf ama kısa sürdü üzüntü halleri. sonra dün dersten sonra sınıf arkadaşlarımla içtik muhabbet ettik. pek güzeldi, hiç uyumadan sabahın 9.00'unda eve geldim.

bir de tabi asıl havadis: persepolis'i keşfetmem oldu sanırım. bugün saat 16.00 sularında uyandığımdan beri onu okudum. türkçeye çevrildi. minima yayınlarından çıktı. meraklılarına tavsiye edilir.

işin aslı pek yazasım yokmuş, hala uykum var. ama biz notumuzu düşmüş olalım. bir de marjane'yi kıskandığımızı itiraf edelim...

Salı, Kasım 27, 2007

...

kar yağacakmış bu yakınlarda. sabah tvde öyle dediler. dolicim bak yağarsa ikimize de iyi gelir. biraz böyle temizlik duygusu falan kaplar içimizi. sonra dışarı çıkarız, ankara'nın çamurlu sokaklarının bu duyguyu anında yok eder. sonra belki ufacık bir kar tümseği bulursak, caddelerin sokakların, arabaların izin verdiği kadar kartopu falan oynarız. iyi gelir yani kar yağsın.

dolicim...

Pazar, Kasım 25, 2007

gönderi no: 113

113. kez pc başında olanı biteni özetleme gayesiyle oturuyorum. yine mutsuzum, yine sinirlerim bozuk. üstelik aynı cümleleri daha ne kadar kurabileceğimi ben de kestiremiyorum. z. hoca ile geçen akşam ders sonrası yaptığımız sohbette dile gelenler, olabildiğince ağırdı. spinoza'nın penceresinden dünyaya bakmak hakkaten zor.

kardeşim ile bile iletişim kurmanın imkanları azalırken, ne için ne adına nasıl hala yaşamın sürdüğünü anlamakta güçlük çekiyorum. anlamıyorum. çok iş çok yol yenecek bir fırın ekmek var ortada, üstelik bayat. bu hafta sonu vaktimi hiç de inanmadığım hiçbir sonuç alacağımı düşünmediğim şeyler için çabalayarak geçirdim. ve sonuç yine sıfır. sıfıra sıfır elde var sıfır.

antik yunan'da sıfır yokmuş, bilinmiyormuş. bunu yeni öğrendim. oldukça etkileyici geldi bana. her ne kadar kadınlar ve köleler dışlansa da (işin aslı bu her ne kadar ile başlayan cümle kendisinden sonra söylenenleri yalanlıyor farkındayım, işte insan denen tür bu kadar acınacak durumda) tarih boyunca kamusallık fikrinin en yoğun ifadesini bulduğu bir dönemde sıfırın olmayışı ilginç, güzel. antik yunan kenti üzerine bir kaç paragraf yazmam gerekiyormuş, öyle buyurdu hoca. bunları yazsam mı? olabilir.

ben gideyim...

Çarşamba, Kasım 21, 2007

son haberler...

geçen gün h. ile birlikte bugüne kadar buraya yazıp çizdiklerimi okuduk. sonra hep mutsuz olmanın ne kadar yorucu olduğundan dem vurduk, ukalalık yaptık. ve son dönemde yazdığım herşeyin uzun süredir yazamıyorum cümlesi ile başladığını fark ettik. neyse efenim uzun süredir yazamıyoruz. malum yeni bir arş.gör. sınavı gündemimize girdi. sınav bugündü. üç adet doktora tezi konusu olabilecek nitelikte soru ile karşılaştım ve verilen süre üç saatti. yani bir arş. gör. adayından beklenenin 1 saatte doktora tezi yazabilme kapasitesi olduğunu öğrendik.

şimdi sınav taze nolur nolmaz beceremezsek, mülakata çağırmazlarsa bahanemiz cebimizde olsun, ki kendimize saldırıp yıpratmayalım. değil mi mirim? tabi.

ya kendimce br şeyler yazdım bakalım nasıl sonuçlanacak? buraya not düşmek anlamlı geldi son bir senedir yazdıklarımı okuyunca....

yani bir zamanlar yazdığım gibi kayıt tutlacak yaşananlar unutulmayacak. :)

Salı, Kasım 06, 2007

haberler haberler haberler...



önce kişisel olanlar: bizim okulda kadro açıldı, kardeş bölümde. sınav 21.11.2007 çalışmak lazım. ayrıca almanya'da doktora bursuna başvuruyorum... evet evet yine böyle bir radikal kararlar alma noktasına geldim. üstelik dün de bu ay maaşıma zam yapılacağı müjdelenmişti. :) ben hep derim biraz şanslı olsam hiç doğmazdım diye...

gelelim toplumsala: nükleer yasa yeniden meclis gündeminde göz göre göre memleketi yok etme konusunda kararlılar. karadenizde milyonlar çernobil sonrası kanser ile başbaşayken... hepimizin malumu devamını yazmaya gerek yok. bir kez daha 50-60 kişi bağıracağız nükleere hayır diye, onlar yapacaklar...

maskeleri mi hazırlasak?

Pazar, Kasım 04, 2007

2+2=açlık


uzun süredir doğru düzgün yazamıyorum bugünkü de kısa olacak. yukarıdaki başlık dünkü mitingde birilerinin elinde dövizdi, pek beğendim. dün anladım ki karamsarlıkta çevremdeki pek çok kişiyi aşmışım. kimle konuştuysam böyle bir kalabalık bekliyormuş. ama ben epey şaşkındım, beklemiyordum.

mitingten sonra kuaföre gittim, orada çalışan çocuklar mitinge gidenlere küfrediyorlardı. o kadar üzüldüm ki. biraz anlatmayı denedim, tartışmaya çalıştım, çokça yoruldum. sonuç olarak işimizin epey güç olduğunu düşündüm. ve bir yanıyla toplumsal aydınlanma diye sıkça ileri sürülen hedefi daha bir iyi kavradım sanki. bilmiyorum, hakkaten çok zor.

bu sabah da anne ve baba ile ufak bir didişme yaşadım dtp üzerinden... offff o kadar zor geliyor ki en yakınlarının ağzından o lafları duymak. halbuki 2+2=açlık....

Perşembe, Kasım 01, 2007

uzaklara giden bir arkadaştan






almanya'ya giden arkadaşımın yurduna film çekimi için gelmişler, o da bunları yazmış. :)

harika...

Perşembe, Ekim 25, 2007

olan biten & şimdiki zaman gelecek zaman


uzun süredir yazamıyorum, yoğunluk kelimesi de artık tanımlayamaz oldu halimi. neyse olumsuz cümleleri bir kenara bırakalım. "umut"umuz var her daim, işkenceyi uzatan cinsinden olsa da. yeni yeni fikirler, olanaklar, hepsi birden kafada dönüyorlar. son günlerde yaşananlara, evimin önünde gecenin ikisine kadar süren tekbir seslerine rağmen "umut" var, olacak, işkenceyi de uzatacak, ama öldürmeyen güçlendirecek...

bu kadar kesin cümleler kurduğumda ben de şaşıyorum bazen. kapitalizmin "yoksullaştırıcı" "yoksunlaştırıcı" "tahrip edici" etkileri arasında bağlantıları ifşaa etmek ve buna karşı, bir arada yaşama iradesini oluşturmak, örgütlemek, çoğaltmak gibi... ama söz uçar ya benim kesinliğim de biraz öyle. içim içimi yiyiyor, kızıyor, öfkeleniyor, sakin olamıyor, asla değişmez kurallara ulaşıyor, bunu dile getiriyorum. sonra bişi öyle ne bileyim dün yazdıklarım mesela, bir grup insan çaba gösteriyor bir şeyler için. sonra okulda bir basın açıklaması 15 kişilik, 150 polis karşıda. "barış hemen şimdi"

askerlik şubesine gidip, tecil belgesi teslim edecek arkadaş eşlik ediyor metroya kadar. henüz askere gitmemiş tanıdıklar düşüyor aklıma. gazetede ağlayan anneler... bu kadar zorlayıcı bir varlık sürdürme biçimi daha olmadı galiba tarihte.

bir sıcak yaz gününde f. "bu dünya hiroşima'yı nagazaki'yi auschwitz'i yaşadı. hiç kimse biz felaketin içindeyiz, neyi yanlış yapıyoruz demedi" o gün çok tartışmıştık. ben aksini iddia etmek zorunda hissedip, bir şeyler demiştim. şimdi bilmiyorum, nietzsche'nin haklılık payı olduğunu düşünüyorum sık sık...

yukarıdaki avcılardan biri olmayı alışveriş arabalarına mızrak fırlatmayı istiyorum, bazen.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

sesin hafifliği


bir ay kadar önce bu sayfadan, müzik istiyorum kardeşim konulu serzenişte bulunmuştum. hiç de haberdar değildim burnumun dibindeki dostların çabalarından. bana göre mükemmel zamanlama ile karşıma çıktılar. teşekkür ederim, ellerinize, emeğinize, dilinize, yüreğinize sağlık. ben çok konuşmayacağım sözü onlara bırakıyorum.

I
Bizim için İkibinaltı yılının Kasım ayında başlayan ve İkibinyedi yılının Haziran ayında tamamlanan bu sekiz aylık süre, albüm fikrini geliştirmeye başladığımız, kayıtlar alıp
heyecanlandığımız ve en nihayetinde umudumuzu kesip albümün hiç bitmeyeceğini
düşündüğümüz bir dönem oldu. Hiçbirimizin profesyonel müzisyen olmadığı ama hepimizin
ucundan kıyısından müzikle ilgilendiği "bir grup insan" olarak bu süreçte yapmaya çalıştığımız şeyin aslında, "albüm" denen metanın tanımını değiştirmeye çalışmak olduğunu fark ettik.

En başta, ortada bir "müzik grubu" olmadan, "beste denemeleri" yapmadan albüm
yapılabileceğini varsaydık. Türkü-barlarda sahne almadan da ortaya bir ürün koyma cesaretinin gösterilebileceğini düşündük. Prodüktörlere görücü demosu da hazırlamadık.

Ama bir albüm yaptık. Söylemeyi sevdiğimiz ve içimizden geldiği gibi söylediğimiz parçaların
kayıtlarından oluşan bir derleme...

Stüdyoda doldurulmamış olması, parasız yayınlanması, çoğu kayıtta çalgı eşliğinin
olmaması bizim için onun albüm olmamasını gerektirmiyor. Bilakis, işte tam da bunu
amaçladığımızdan bir albüm yapmış olduğumuzu düşünüyoruz.

II
Kayıtları amatör ortamlarda yaptık ve basit bir ev bilgisayarı aracılığı ile birleştirdik. Söyleyenlerin içlerinden geldiği gibi, mekanik bir diziye sıkışmadan söyleyebilmelerine sağlamak için metronomu ve kanal kayıt tekniğini kullanmadık. Böylece belki de müziğin olmazsa olmazı olan ama piyasa müziklerinde göremediğimiz aritmik yorumlar çıkabildi ortaya.

Duru insan sesleri ile birlikte gündelik hayatımızda karşımıza çıkan sesleri de derledik.
Hayatımızda maruz kaldığımız seslerin insan avazı ile birlikte toplumsallığımızı tamamladığını vurgulamak istedik.

III
Özetle, bu albüm ile, zaten bizim olması gerektiğini düşündüğümüz iki şeyi: sesimizi ve
toplumsallığımızı, piyasanın elinden kurtarıp kendimize döndürmeye çalıştık.

Yaşasın Tony Gatlif (filimleri bize, kayıt fikrini verdiği için), yaşasın Kardeş Türküler (halkların
müziğini sola taşıdığı için), yaşasın dijital teknoloji, paylaşım programları (topluma ait olanı
tekrar topluma kavuşturdukları için). Bunların yanında demeğe gerek yok ki zaten kahrolur kapitalizm.

Ses hafiftir, herkes havalandırabilmeli onu.

Sesin Hafifliği

Salı, Ekim 23, 2007

Genç Kürt Siviller Rahatsız!

Havva Ana’nın dünkü çocuk sayıldığı bu topraklarda doğduk. Üç gün aç kaldık üç gün meme vermediler bize. Hasta düşmeyelim diye. 90’lı yıllarda çocuk olduk, gözümüzün önünde yaşananlar ağır geldi bize.

Biz kim miyiz?

Biz bu coğrafyanın Kürt gençleriyiz. Şiddetle tek ilgimiz onun mağdurları olmamız. Türk gençlerden tek farkımız onlardan ayrı olarak sadece okuma- yazmayı değil Türkçe konuşmayı da ilkokulda öğrenmemiz. Yoksa ne kadar yoksulluğu varsa bu memleketin biz de çektik. Biz de Sezen Aksu’ya, Neşet Ertaş’a ağladık. Farkımız Şivan Perwer’e, Aynur Doğan’a da ağlamamız

Biz buraların Kürt gençleriyiz. Köylerimiz yakıldı. Küsmedik. Göç ettik, en kötü yerlerde yaşadık, en kötü işleri yaptık. İsyan etmedik. Akrabalarımız faili meçhul cinayetlere kurban gitti, intikam peşinde koşmadık. Üzerimize bombalar atıldı, hukuktan başka bir şey istemedik.

Biz buraların Genç Kürt Sivilleriyiz. Siz acının sadece bir tarafını biliyorsunuz. Biz her tarafını.

Bir taraftan en büyük asker bizim asker tezahüratları ile havaya atılan gençlerin tabutları dönerken evlerine, bir taraftan da evinden çıkalı yıllar olan, bir gece yarısı sessiz sedasız gömülen gencecik insanların hayatları tükenirken bu bayram arefesinde, bizim geleceğimiz için gencecik insanları öldürme emri verenlere bizim de söyleyecek bir çift lafımız var.

Bu tavırlarınız hangi akla, hangi mantığa, hangi vicdana ve de en önemlisi hangi ahlaka sığıyor.

Bu ülkede yaşayan ve barış isteyenlerin elini yine yeniden zayıflatmaktan başka hiçbir anlamı olmayan bu hareketinizi bizim özgürlüğümüz için mi yaptığınızı düşünüyorsunuz. Kürtlerin geleceği için karanlık ilişkilere mi dalıyorsunuz?

Siyasetin havası esecekken bu ülkede, mecliste iken temsilcilerimiz, üstlerinde hükümetten, askerden, derin devletten, ya sev ya terk et diyenlerden baskı olsa da biz arkalarında duruyorduk kendi fikirlerimizle, kalemlerimizle; konuşarak, dokunarak, değerek.

En son Beytüşşebap’ta neler olduğunu bu ülkede aklıselim insanlar tam da öğrenecekken ve buna karşı bir duruş gösterecekken, silahtan başka çözüm istemeyenlerin, güçlerini kandan, gencecik askerlerin kanından alanların eline çok güzel fırsat geçti sayenizde. Kararttığınız sadece 13 hayat değil ayrıca bu ülkede açığa çıkmayı bekleyen derin devletin ve savaş güçlerinin çıkış yolunu da kararttınız.

Kürtçe ve Türkçe ağıtlar yakan analarımızın göz pınarlarını kuruttunuz bu bayram arefesinde.

Mağdur insanlar zalimleşmeye başladığında o zaman yeni mağdurlar yaratacaktır değil mi? Siz de biz Kürtlerden zalimleşmemizi mi istiyorsunuz? Bu mu bu ülkedeki derin güçlerle ortak paydanız.

Ne Beytüşşebap’taki karanlık katliamı unutacağız ne Şırnak’taki o askerleri. Aynı Şemdinli’yi ve terörist diye adlandırılan Diyarbakır çocuklarını unutmadığımız gibi. Biz zalimleşmeyeceğiz. Ne mutlu Türküm demeyenlerin de mutlu olabileceği bir Türkiye için bizlerden beklenen sağduyuyu göstereceğiz.

Tercihimizi yaptık. İlle de beraber yaşayacağız! İlle de bir arada yaşayacağız! Çünkü biz biliyoruz ki bu hayat ne Kürtlük ile geçer ne de Türklük ile.

Sözün bittiği yerde değil başladığı yerdeyiz. İnsanların yaşadığı yerde söz bitmez çünkü.

Ölmek değil, yaşamak istiyoruz.

Susmak değil konuşmak istiyoruz.

Birileri bu ülkede, adaleti, vicdanı ve insanlığı ayaklar altına alarak çevremizi kirletebilirler ama biz Genç Kürt Siviller kendi kapımızın önünü her zaman temiz tutacağız.

Zaten bu ülkede Kürtler ile Türkler birlikte yaşayamayacaksa batsın bu dünya!

Genç Siviller

Salı, Eylül 18, 2007

bir haftalık yemekler










bunlar bana mail olarak geldi kaynak gösteremeyeceğim.

post (ya da google türkçesi gönderi) no: 105




bu resimleri ben şuradan buldum. amcamın adı Yann Arthus Bertrand. olanağı çokmuş falan diye bok atasım geldi kendisine. paylaşayım istedim.

doli'ye özel ps: bak link verdim. ;)

Cumartesi, Eylül 15, 2007

işte böyle ara sıra...

şimdi bu blogger yaptığı iş değil, başlık atmanın ciddi bir kriz yarattığı bünyede, yediği naneye bak. adamlar bir de "etiket" ler çıkardı. yok kardeşim istemiyorum böyle bir sınıflandırma, sınıflandır sınıflandır nereye kadar. bir yanıyla da bu yazıları kendim için yazıyorum kardeşim ne için kendimi sınıflandırayım. bu kadar da yüzeysel bir ilişki biçimi istemiyoruz kardeşim. "bakayım ilgi alanlarına okuyayım bloguna ona göre devam edeyim, ya da etmeyeyim" bu kadar seçici bir yaklaşım istemiyoruz. ve evet efendim aslında başka bir şey yazacaktım buraya ama aşağıda etiket seç lafını görünce delirdim. aslında delirten şeylerden biri de bu ilk sayfada şu kadar yazılar lafı. kardeşim biz bunu türkçede bu şekilde kullanmıyoruz. sen kendin bu kadar özensiz ol, sonra benden özen iste. cık cık cık kızmışım bak.

neyse efendim amaç aslında ne kadar kötü bir zaman diliminde yaşadığımızın bir kere daha ayırdına varmıştım, paylaşayım istedim.

müzik dinlerken, epey uzun süredir, söylemekten keyif alacağım, kendi kendimeyken mırıldanacağım türkçe bir şarkı ile karşılaşmadığımı, uzun süredir de şarkı söylemediğimi fark ettim. evet dünyanın en güzel sesine sahip olmasam da severim arada mırıldanmayı. belki de yaşlanma ile ilgilidir bilmiyorum. bir zamanlar gençken, lokalin arka bahçesinde toplanıp hep beraber şarkı falan söylerdik. şimdilerde ise bu o kadar komik bir durum ki, ben acaba o zamanda mı komik olarak algılanıyordu diye şüpheye düşüyorum. gerçi bu da pek rasyonel gelmiyor, keza o ekibin bugün hayatla hemen hemen hiç sorunları yok. o zaman ya ben büyüyemedim, ya da büyüdüm ama kabullenemedim.

neyse efendim bu olasılığı elersek, durum şu ki: memlekette uzun süredir güzel bir müzik yaratılamamış. yaratıldıysa da yaygınlaşamamış. bu da bu çağda yaşamanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu bir kez daha gösteriyor. o kadar kötü ki, başkasının dili ile müziğe zorlanıyoruz. bu o kadar korkunç ki; adamlar bunu evrenselleşme adına pazarlamaya kalkıyorlar. halbuki, evrenselleşen sadece sığlık oluyor. aslında epey tehlikeli sularda yüzdüğümün ben de farkındayım. bu laftan pekala evrenselciliğe karşı olduğum hatta bir tür "özcü" olduğum suçlaması yöneltilebilir. ama demeye çalıştığım şu ki, hayatla ilk kez karşılaştığın ve bağını onun dolayımıyla kurduğun dil ile müzik yapılmamasını kast ediyorum. ve tabi egemen olan dilin ise içinin boşaltılmasını. yoksa asla insanların kendilerini en iyi kendi dilleri ile kendilerini ifade edebileceğini iddia etmiyorum. o başka konu.

asıl mesele şu ki buralara özgü kendimizi ifade etme biçimlerinden birini elemişiz. bu da bizim kuşağı en zavallı kuşak yapar. çünkü en azından bizim kuşağımız bir zamanlar insanların kendilerini bu şekilde de ifade edebildiklerini biliyor. ne bileyim antik çağlarda insanların kendilerini ifade etme şekilleri o kadar etkiliymiş ki biz bugün onlara dair bir takım kestirimlerde bulunabiliyoruz. tarihe not düşüyoruz lafı o kadar anlaşılır hale geldi ki benim için. yani biz sadece not düşebilecek kadar yaşamasına izin verilen bir kuşağız. büyük haksızlık. beni okuyanların içinde müzikle az da olsa iletişime girenlere sesleniyorum: bir şey yapın. bu çağda yaşamaktan ve not düşmekten sıkıldım.

maruzatım budur...

Perşembe, Eylül 06, 2007

acaba yoksa hadi canım...

hayat hep böyle olacak galiba. ne kadar açıklayıcı bir cümle oldu değil mi? ama aslında bir yandan da hakikaten oldu.

bugün 1997-2007 yılları arası gazeteleri tarama işini koymuştum önüme. tabi ki mümkün olamadı, 2000 yılı ekim ayına gelebildim ancak. tabi ki tek bir gazetede. oldukça tuhaf bir gezinti oldu. ilk yüzleşmem gereken "yakın tarih" diye adlandırılan şeyin benim için hakkaten iyice yakın olmaya başladığı gerçeği oldu. yani dün gibi hatırladığım mevzular haline gelmiş 10 yıl öncesi. yaşlılık alemetleri... neyse efendim sonra bu kadar acıya nasıl katlanmayı becerdiğimizi düşündüm insanlık olarak. ayrıca zerre kadar da akıllanmamışız. çok ilginç gündelik yazılarda hemen hemen hiç bir değişiklik yok. pek ala her birini döndürüp döndürüp, yani isimleri değiştirip, tarihleri de değiştirirek olduğu gibi basılsa bugünün haberi yazısı haline geliverirler. heralde bunu düşünen tek kişi değilimdir. kaldı ki bu söylenenler epey de ucuzladı, büyük olasılıkla. ama işte bugünkü gündemimiz de bu.

kendi kendimle çatışıyor olmaktan o kadar çok usandım ki. hakkikaten başka bir hikayenin parçası olmayı tercih ederdim. napalım payımıza düşen buymuş idare edeceğiz. bazen ama işte bunalıyorum, bu şekilde yakınmaya başlıyorum.. galiba böyle zamanlarda yazı yazmayı tercih ediyorum. en azından buraya.

hafta sonu kaleye gittim. birileri ile gitmeyi kuruyordum uzun zamandır ama bir türlü yanıma yoldaş bulamayınca, tek başıma gittim ben de. pirinç hanın içindeki bir zamanlar pek insanın gelmediği, anlamadığım şekilde kalabalıklaşmış yere gittim. neyse orayı severdim, çünkü sessizdi. tuhaf kalabalıktı ama yine de sessizdi. insanlar neredeyse fısıltı ile konuşuyordu. müzik de yoktu. tabi ki başlangıçta. hatta insanların sessiz havasını toplu halde sevmeye başladılar buranın havasını ve havayı bozmamaya çalışıyırlar diye düşündüm. oturdum okudum, etrafı inceledim, birazcık okuduklarımdan not almaya bile başladım. veeee beklenen an: 9 kişilik bir ekip, olabildiğince gürültülü bir şekilde daldılar mekana. önce burada niye müzik yok şeklinde koro halinde serzenişte bulundular. sonra bas bas bağırarak ukalalık ettiler.

neyse ben artık yazamayacağım. kendi yazdığımdan sıkıldım. bilahere...