Salı, Haziran 30, 2009

ben geldim

ankara kasabasına geri dönüş... bu şehri artık eskisi kadar sevemiyorum.gerçi bu yeni bir haber değil, uzun süredir sevemediğimin farkındayım. geri döndüm. buradayım. bazı şeyler aynı, ben ise:))) üç gün sonra eski halime dönerim. bir zamanlar bu bloga serseri mayın ve karşılaştıkları konulu birşeyler yazmıştım. işte bu serseri mayın olma hali büyük bir lüks ve ben bunun tadını çıkararak geldim. borcum boyumu aştı ama olsun :)))

işin aslı şu ki, kim ne derse desin, (burada kim ben'i de kapsamaktadır) ben de sebebi belirsiz bir yaşama sevinci var. bunu keşfetmek, ve bunun yanı sıra bilinmeyen bir şehri keşfetmek çok güzel ...:)

yakın zaman içerisinde fotoğrafları ile bu mevzuya geri döneceğim...

Cumartesi, Nisan 18, 2009

rastlantı

bu sabah babam "yüksük" sözcüğünü kullandı bir vesile ile. sonra yazmak için pc başına oturduğumda, kenarda, varlığından habersiz olduğum bir yüksük buldum. bu bir rastlantı mıdır?

aylardır görmediğim, işin aslı görmeyi de, görüştüğümüz dönemdeki gerilimlerden, kavgalardan, hatalardan ötürü istemediğim 18 yaşından beri tanıdığım bir dost, dün işyerime geldi. dün aynı zamanda yeni işime başladığım günden beri ilk kez "bu benim işim" duygusunu yaşadım. (işle kurduğum iğreti ilişkinin olağan sonucuydu bu durum. hadi en sevdiğimiz işi yapıp büyük laflar edelim: doğrusu hayatla kurduğum eğreti ilişkinin olağan sonucu.) bu bir rastlantı mıdır?

o da mutsuzdu. o da hiç olmadığı kadar yalnız hissetmişti. rakı içtik, dertleştik, kızdık, duygulandık. sonra yıllar sonraki halimize şaştık. onca yaşanmışlık, onca kavga, kırgınlık, mutsuzluk, üzüntü, sevinç, coşku. hepsi masanın bir köşesine yerleşmiş, bizi halimizi, dünya halini, becerilerimizi, hatalarımızı, umutlarımızı, hayal kırıklıklarımızı anlattılar. son cümle "yine de seni çok seviyorum" oldu. ayarıldık, eve geldim, ev ahalisi film izliyordu. film yeni başlamıştı, onların yanında rahat bir konuma yerleşip, ben de izlemeye koyuldum. "man from the earth" 14.000 yaşında olduğunu arkadaşlarına anlatan bir adamın hikayesi. filmi anlatmayayım ama sorumuzu unutmayalım: bu bir rastlantı mıdır?

peki, rastlantıların bir anlamı var mıdır?

Pazartesi, Nisan 13, 2009

sana olan aşkımı kaldırım taşlarının altına yazdım

aklımda kaldığı haliyle başlığımıza konu olmuş slogan, paris 1968'in devrimci günlerinden armağan. sloganı ilk duyduğumda kaldırımların altına işlenmiş aşkın dünyayı değiştireceğini düşünürdüm. her neyse, mesele bendenizin geçmişle hesaplaşması değil, ürkmeye gerek yok. çağrışımlı düşünmenin olağan sonucu sadece. belki bu yazıya "türkiye'de yerel yönetimlerin kaldırımlarla inatçı mücadelesi" tadında iddialı bir başlık daha atılabilirdi. konuya gelelim.

son iki yıldır, saçma sapan yoğunluktaki, ne işe yaradığını kestiremediğim hayatımdan kaçıp sığındığım güzel bir yer kaş. arşiv bölümünden kaş'a tarafımdan yazılmış övgülere ulaşabilirsiniz. turizm her yeri olduğu gibi , orayı da kendine benzetip, sıradanlaştırma, bir örnekleştirme yolunda epey adım atmış. ne var ki kaş ufak çapta olsa da kendini korumayı başarmış bir yer. sözgelimi herşey dahil oteller yok denecek kadar az vs... tabi burada asıl mesele kaş'ın coğrafi konumu. uzun sahil şeirtleri olmadığından, sadece yatmasını bilenlerin ilk tercihi olamıyor...

kaldırım sözcüğü, ankara'da yaşayan hemen hemen herkese sinir bozukluğunu anımsatır. hiç bir zaman sağlam değildir. yağmur yağdığında, hangi kaldırımın altında birikmiş çamurun pantolonunuza çizmenize saldıracağı belli olmaz. siz ankara'da yaşamanın kazandırdığı içgüdü ile sağlam olan olmayan arasında sezgisel ayrımda başarılı olsanız da, ankara'ya yeni gelmiş, birilerinin kendi saldırgan çamurunu sizinle paylaşmayacağının da garantisi yoktur. bu da yetmezmiş gibi, bu taşlar her baharda sökülür yenileri yerleşir, ama nedenese bir türlü becerilemez (acaba devasa granit taşlar, ve zeminde gerekli düzenlemenin yapılmaması olabilir mi?) , aynı sorun her karda yağmurda yeniden yaşanır. yani ankaralı için kaldırım zaten deyim yerindeyse bir gönül yarasıdır.

bugün eve geldim mailime baktım. kaş'ın güzel kaldırımlarının, seçimlerden bir ay önce jet hızıyla sökülüp, yerine ankara'dan tanıdık devasa granitlerin yerleştirildiğini öğrendim. buraya da onlardan iki fotoğraf aldım yükledim.
bu söküm işlemi sırasında çekilmiş ki, beni ağlamaya davet ediyor.
bu da tüm büyükkent yaşayanlarına tanıdık gelecek çirkin taşlar....

öte yandan en azından kaş'ın hala bir meydanı olduğuna da sevinmiyorum desem yalan. hala kaçılacak bir yer gibi duruyor. bakalım ne zaman ondan da mahrum kalacağız?

ilgilisine link:http://www.kasmeydantalani.blogspot.com/

Pazar, Nisan 12, 2009

bahar, umut, güneş vs...

bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır

parmağını sürsen dünyaya, rengini anlarsın
gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır
E. C.

Baharın ilk günleri, tüm insanlığı birleştiren bir tınıya sahiptir. Zulme, kötülüğe zorbalığa karşı, kendisine yapılan onlarca davete rağmen bir türlü birleşmeyen insanlık, baharda en kötü olasılıkla gülümseme ortak paydasında birleşir. Her yaştan, her sınıftan, her ruh halinden insan gülümsemeden edemez. Bir zamanlar izlediğim, hayal meyal hatırladığım bir filmde, baharın küçük gülümsemelerine kanın katliamın zulmün ket vuramadığı hoş bir sahne vardı. Cem yayınevinin çocuk kitapları serisi henüz doğmadan satın alınan kuşağın hatırlayacağı aklımda yarım yamalak kalmış bir de şiir var aklımda, baharı yoksul çocukların neden o kadar çok sevdikleri üzerine.

Baharın bu etkisi, şimdilerde yerine yeni bir bar açılmış olan mekana ismini vermişti. Paris Baharı 1968, Prag Baharı 1968, fotoğraflarının yanında Çingeneler her mevsim bahar arz-ı endam eylemişti. O fotoğrafları çok severdim, ama en çok çingeneleri.

Madalyonun öte yüzü, operasyon demektir bahar ayları, kışın kapatıcılığı ortadan kalkıp, güneşe yüzünü gösterdiğinde, silahlar yeniden konuşmaya başlarlar. Yeniden haber bültenlerinde, onlarca yaşamın sonu “rakam” olarak yer bulur. Sadece rakam olmak, ne acımasızlık, hakikaten olası en kötü yaşam şeklinde yaşıyoruz.

Böyle güneşli, bir sabaha uyanınca insan, bütün katı gerçekliğine rağmen yaşamın, tozlu kitaplardan yıllardır okumadığı şiirleri ararken buluyor kendini. Sonra Bloch amcamız ister istemez akla düştü, yazdığı cilt cilt Umut ilkesi ile. Gündüz düşleri… Umut üzerine cilt cilt kitaplar yazmış, bir yolunu bulup, umudunu yitirmiş gariban insan türüne uzaktan bakınca acımamak ne mümkün. Madem bu türün müstesna bir üyesi ile başladık, müstesna başka bir üyesiyle bitirelim:


sen beni sevdikçe ey yar derdim artar daima
çünkü beni sevsen de
güvenmezsin bana bilirim
ama artan her şeyle birlikte yanlışlık da artar
mesela her su gözyaşı olur
her dönem bir hazin geçiş
suya boşversem yanılsama
aya baksam bir bulut
sevgisizlikle birlikte yanlışlığın hükmü başlar

bir düşün kaç kişiyiz bildirlerde
şimdilik kaç paralığız hele akşam olunca
bunca sütsüzün kahrını çektik düşün ki
gene de soluğumuz
bir orman yangını sayılır oralarda buralarda
ezildik gerçi ama horlanmadık bunu hattırlarsın
mutlaka hatırlarsın bunu
tut ki enver bırakır tehdidini
ethem başlar

çünkü beni sevsen de bana güvenmezsin iyi bilirim
apoletim sırmasız hatta hiç yok
su içsem ağzımın kenarından dökerim
neyi hatırlatır benim sana uzak bir bakışım
bilirim
aslında mutsuz yaşayıp gidiyoruz
ölüme direnerek şimdilik
şimdilik alımlı başka mutluluklara özenerek
aşkımız ve mutfak rafları ve uçaklar üstüne korkumuz
bir yudum gelecek ve mutlu saatler üstüne korkumuz
ama birlikte biliyoruz:eğilecek bugünkü başlar.

sev beni, alış bana
kimse ürkütemez bağlandığımız güzelliğin utkusunu
sev beni, bir dağ gölgesi kadar sev
şimdilik bırak musluğun sızmasını damın akmasını
bir tırnak gibi büyü domuz bir tırnak gibi
zorlayarak her bir yanı
çünkü biraz sonra umut başlar her günkü, başlar

aslında bir alıştırmadır umut
öbürlerinin azıcık nefes diye bağışladığı
-baharı beklemeye benzer-
hain ve olmayanadır çünkü
umutsuzluğu taşır yanında
oysa nasıl olsa gelecektir bahar denen tarih
önüne durulmaz mantığıyla doğanın
yeşilden olma birim
sudan gelen itmeyle

umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
bütün gümbürtüsüyle
umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
biri asya'da biterken sözgelişi, şili'de öbürkü başlar.
T. U.

Cumartesi, Nisan 04, 2009

ben bugün haber okudum

bu sabah uzun süredir doğru dürüst bakmadığım gazetelerin internet sitelerinde dolandım. bir kaç notu da buraya düşelim.

önemli uyarı: bu not düşme işlemi esnasında elden geldiğince, çağımızın habercilik algısı masaya yatırılmayacak. keza çemkirme mideye zararlıdır.

efendim ilk haber Irak'tan kaynağına buradan ulaşabilirsiniz. Başlık: Kuzey Irak’ın küçük Amerika'sı. Bir de fotoğraf kullanılmış, o da aşağıda görülmekte.

"Kuzey Irak’ın Erbil kentinde işgalin ardından yükselen ABD destekli şirketler, bölgede küçük bir Amerikan kenti yaratmayı da ihmal etmedi. Kuzey Irak’ta “Kürdistan’ın en ayrıcalıklı villaları” olarak tanıtılan Hanzad Amerikan Köyü, bölgede işgalle beraber ortaya çıkan yeni zenginlere ve yatırım için bölgeye gelen yabancılara savaşın ortasında ayrıcalıklı bir hayat sunuyor. (...) Tanıtımda, bölgede Irak’ın diğer bölgelerinden farklı olarak silahlı askerler ve tanklar olmadığı, halkın bir bölümünün de yaşadıkları zorluklara rağmen son derece misafirperver olduğu ifade ediliyor. "

ABD'nin henüz tankıyla işgal etmediği yaşlı dünyamızın başka bir köşesini değerlendiren yoruma ulaşmak için ise buraya gidebilirsiniz. Başlığımız: Slumköylerde tarihin en büyük neoliberal terörü Ve tabi foto:
"Hiç duymuş muydunuz efendim, 2008’de Hindistan’da tam 16 bin çiftçi intihar etti. 2009’un şu zamana kadarki bölümünde ise canına kıyan çiftçi sayısı 2000’i çoktan geçti. 1997’den bu yana Hindistan’da hemen hemen hepsi böcek zehiri ile olmak üzere kendilerini öldüren çiftçilerin sayısı ise 200 bini aştı. Sahi, bunlar, “törpülendiği” konusunda kimsenin şüphesinin olmadığı, resmi bir kurum olan Ulusal Suç Kayıtları Bürosu’na ait (NRCB) rakamlar. Gerçek verilerin ürkütücülüğünü tahayyül etmeye çalışmak dahi hırpalayıcı."

memleketten haber arayanlar için ise, burası tavsiye edilir. Önce içimizi acıtan bir başlık: Kendisini aydınlara anlatamadan öldü ve tüm ihtişamıyla foto:

"Oran, Yazıcıoğlu'nun kendisine Ahmet Altan, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Murat Belge, Rıza Türmen, Nuray Mert, Hasan Cemal, Ali Bulaç, Eser Karakaş, Oral Çalışlar, Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay ve Ali Bayramoğlu'nun isimlerinin yer aldığı bir liste sunduğunu ve bunlarla görüşmeyi planladığını aktardı. Oran, görüşmeye ilişkin şu bilgileri verdi:"Bana bu listedeki isimlerle buluşturabilirmisiniz dedi. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyduğunu sorunca 'Ülkenin üzerinde 12 eylül benzeri oyunlar oynanmak isteniyor bunlara engel olmak istiyorum. Ülkemin yeniden bir karanlığa çekilmesini istemiyorum' dedi." Kezban Hatemi, Yazıcıoğlu'nun aynı talebi kendisine de aktardığını söyledi."

nasıl bir demokratmış, meğer 12 eylül karanlığının engellenmesi yönünde çaba gösteriyormuş. bir kez daha anlıyoruz ki, 12 eylül hakkaten milatmış, sen yıllarca 12 eylül gelsin diye memleketin dört bir yanında insanları katlet. sonra karanlığa karşı mücadele etmek için aydınlarla buluşmak iste. ya işte böyle sevgili okuyucu, kolektif hafıza mı dediniz? konumuzla ne alakası var canım. memleketimizin güzide yöreleri Maraş ile Çorum'un yanında neden vahşet ve katliam kelimelerini kullanıyorsunuz? adamcağız, 12 eylül karanlığından ülkeyi kurtarmak için uğraşırken gidiverdi, istirham eidyorum sayın okuyucu kendinize geliniz. Koskoca liberal gazetemiz de olmasa nasıl bilecektik biz gerçeği, ah ah iyiki varsınız. bırakınız ben gideyim.

bir de obama'nın dışkısı ile ilgili haber vardı sayın okyucu lakin benim içim daraldı.

gud bay

Perşembe, Mart 19, 2009

oyun

bir yerlere not düşülmesi elzem, bugün hissedilenlerin. küçük kardeş kocaman olmuş, üstelik kocaman olalı epey olmuş aslında dürüst olmak lazım ben anlamamışım. bugün onunla gurur duydum. bol bol sulandı gözlerim. annemi, babamı anladım. bol bol sulandım.

Pazar, Mart 15, 2009

Lizbon'a Gece Treni


Yaşadığımız binlerce şeyden olsa olsa bir tanesini dile getiririz, onu da gelişigüzel ve hak ettiği özeni göstermeden yaparız. Dile getirilmemiş bütün o deneyimlerin arasında hayatıımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler de vardır. Bizler, ruhları araştıran arkeologlar olarak, bu hazinelere yöneldiğimizde, onların ne kadar dağınık olduklarını keşfederiz. İncelediğimiz şey, kımıldamadan durmak istemez, kelimeler yaşananın üzerinden kayıp gider, sonunda kağısın üzerinde bir sürü çelişki kalır. Uzun zaman, bunun bir eksiklik, üstesinden gelinmesi gereken bir şey olduğuna inandım. Bugünse durumun başka türlü olduğunu düşünüyorum: Bu bildik ama yine de gizemli deneyimlerin anlaşılabilmesi için geçerli çözüm yolu, dağınıklığı kabul etmektir. Kulağa tuhaf geliyor bu, evet, hatta aykırı, biliyorum. Ama olaya bu açıdan baktığımdan beri ilk kez gerçekten uyanık ve hayatta olduğumu hissediyorum.

İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak - gerisine ne oluyor?

Hayal kırıklığının kötü olduğu söylenir. Düşüncesizce varılmış bir önyargı. Hayal kırıklığı yoluyla değilse hangi yolla keşfedebiliriz neler beklemiş neler ummuş olduğumuzu? Bu keşifte değilse nerede yatar insanın kendini tanıması? Hayal kırıklığı olmazsa insan kendisi hakkında aydınlığa kavurşur mu?

Pazar, Mart 08, 2009

süt ormanı


bir kez daha "çocuklar politik mahkumlardır"

süt ormanı, çocukların yalnızlığı üzerine bir film. tanıtım yazısında modern hansel ve gretel olarak nitelendirilmiş.

bir de aslı erdoğan: “kaosun denklemi çok basit aslında. yaşam= ölüm. ölüm= ölüm. oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. ne aymazlık! senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.”

Pazar, Şubat 01, 2009

şöyle böyle


nasılsın sorusuna bu aralar verdiğimiz yanıtlar epey eski zamanları andırıyor. before sunset filminde (gerçi ben o ikisini hep karıştırırım. hangisi ilkiydi, hangisi ikincisiydi bilemem. burada kast edilen ikincisidir) esas oğlan esas kıza der ki: insanların yaşadıkları onların kişiliklerinde 6 ayı geçmeyen kısa süreli etkilerde bulunur. ilk örnek olarak da, çok neşeli keyifli bir adamın bir trafik kazası sonucu bacaklarını kaybetmesinin üzerinden 6 ay geçtikten sonra eski neşesine yeniden kavuştuğunu anlatır; ikinci örnek de nemrut ve suratsız bir adamın lotodan zengin olduktan altı ay sonra yeniden nemrut ve suratsız olduğudur. tabi baştan aşağıya sorunlu tespit, bilimin işsizliğinden, dünyada hiç başka ampirik araştırma konusu kalmadığından yapıldığını varsayabileceğimiz bir araştırmaya dair, yıllardır görmediği, gençken çok etkilendiği kadınla sohbet edebilmek için dile getirilen bir kaç söz... ama işte kendimizi ampirik nesne haline getirme konusundaki patolojik ısrarın sonucu, bazı filmlerden, böyle laflar akılda yer ediyor. işin kötü kısmı bilime ve yaşama dair getirdiğimiz en radikal eleştiri de bu çerçevede anlamlı. yani, belli bir zamanda insanın kendi düşüncesinin nesnesi haline gelmesi konusunda ne kadar laf üretilse de, bunların laf olduğu gerçeği değişemiyor. biliyoruz, ama yine de yapıyoruz

not: foto geçtiğimiz haftalarda kale'de yeni işyerimdeki bir arkadaş tarafından çekildi, pek sevdim. o arkadaş stajyerdi, şimdi ayrıldı. ona bu fotoyu paylaşarak güle güle demiş olalım... yolun açık olsun ö.

Pazartesi, Ocak 26, 2009

Komutan Yardımcısı İsyancı Marcos'un Gazze Üzerine Konuşması: Ekim ve Hasatlara Dair

İki gün önce, şiddeti tartıştığımız gün, anlatmakta kelimelerin kifayetsiz kaldığı Condoleezza Rice, bir ABD yetkilisi, Gazze'de olup bitenlerin vahşi doğalarından ötürü Filistinlilerin hatası olduğunu beyan etti.

Dünyayı çapraz kesen yeraltı nehirleri kendi coğrafyalarını değiştirebilir ancak aynı şarkıyı söylerler.

Ve şuan bizim duyduğumuz, savaşın ve acının şarkısı.

Buradan çok uzakta değil, Gazze adında bir yerde, Ortadoğu'da, tam burada bizim yanı başımızda, İsrail hükümetinin ağır eğitimli ve silahlı ordusu ölüm ve yıkım yürüyüşüne devam ediyor.

Attığı adımlar klasik bir askeri işgal savaşının adımları: öncelikle "stratejik" askeri noktaları (askeri kılavuzların söylediği şekliyle) yok etmek amaçlı yoğun bir toplu bombalama ve direniş güçlerini "zayıflatmak"; sonra istihbarat üzerinde sıkı bir kontrol : "dış dünyada", operasyon alanının dışı, görülen ve duyulan her şey askeri kriterlerle seçilmelidir; şimdi de taburların yeni mevzilere ilerlemesi için düşman askerlerinin üzerine yoğun top atışı; sonra da düşmanın garnizonunu zayıflatmak için bir kuşatma olacak; sonrasında da mevzi işgal eden ve düşmanı yok eden saldırı, ve muhtemel "direniş yuvalarının" "temizlenmesi".

Modern savaşın askeri kitapçığı, birkaç varyasyon ve eklemeyle adım adım istilacı askeri güçler tarafından takip ediliyor.

Bunun hakkında çok şey bilmiyoruz ve "Ortadoğu'da çatışma" diye adlandırılan konu hakkında şüphe yok ki uzmanlar var, ancak dünyanın bu köşesinden bizim de söyleyeceğimiz bir şey var:

Haberlerdeki fotoğraflara göre İsrail hükümetinin hava güçlerince imha edilen "stratejik" noktalar; evler, kulübeler, sivil binalardır. Yıkıntıların ortasında tek bir sığınak, kışla, askeri havaalanı ya da bombardıman silahı görmüyoruz. Yani —ve lütfen cahilliğimizi bağışlayın— bize göre ya uçakların silahlarının kötü amaçları var ya da Gazze'de öyle "stratejik" noktalar yok.

Hiçbir zaman Filistin'i ziyaret etme onuruna sahip olmadık ancak insanların, erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların -askerlerin değil- evlerde, kulübelerde ve binalarda yaşadıklarını varsayıyoruz.

Henüz direnişin takviye kuvvetlerini de görmedik, sadece yıkıntılar.

Ancak istihbarat kuşatmasının nafile çabalarını gördük ve işgali görmezden gelmekle alkışlamak arasında karar vermeye çalışan dünya hükümetlerini ve epey zamandır bir işe yaramayan, dışarıya ılımlı basın açıklamaları gönderen Birleşmiş Milletleri.

Ancak bekleyin. Birden aklımıza geldi belki de İsrail hükümetine göre bu erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar düşman askerleri; ve böylece ikamet ettikleri kulübeler, evler ve binalar da yok edilmesi gereken kışlalardır.

Yani şüphe yok ki bu sabah Gazze'ye yağan kurşun yağmuru, İsrail birliklerinin ilerleyişini bu erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan korumak içindi.

Ve bütün Gazze'ye yayılan kuşatma ile zayıflatmak istedikleri düşman garnizonu orada yaşayan Filistin nüfusunun ta kendisi. Saldırıları bu nüfusu imha etmeye çalışacak. Ve bu kanlı geçeceği kolaylıkla tahmin edilebilir saldırıdan kaçmayı ya da saklanmayı başaran herhangi bir erkek, kadın, çocuk ya da yaşlı daha sonra "avlanacak", böylece temizlik tamamlanacak ve operasyonları yöneten komutanlar da kendi efendilerine rapor verebilecekler: "Görevi tamamladık."

Cahilliğimizi tekrar bağışlayın, belki de söylediğimiz asıl mevzunun dışındadır. Ve devam eden suçu mahkum etmek yerine, biz yerliler ve savaşçılar olarak, olup bitenin "siyonizm" mi "antisemitizm" mi olduğunu, ya da bunu başlatanın Hamas'ın bombaları olup olmadığını tartışıyor olmamız ve bu tartışmaların içinde bir konum almamız gerekiyor.

Belki bizim düşüncemiz çok basit ve analizler için çok gerekli olan nüansları ve dipnotları kaçırıyoruz, ancak Zapatistalar için bu durum profesyonel bir ordunun savunmasız bir nüfusu katletmesi gibi görünüyor.

Ezilenlerden ve soldan kim buna sessiz kalabilir?

Bir şeyler söylemek işe yarar mı? Bizim ağlayışlarımız bir bombayı dahi durdurur mu? Bizim sözümüz bir tek Filistinlinin dahi yaşamını kurtarır mı?

Evet, bize göre bu işe yarar. Belki bir bombayı durduramayız ve sözümüz böylelikle fişeğinin üzerine "IMI" ya da "Israeli Military Industry" (İsrail Askeri Endüstrisi) harfleri kazınmış 5.56 mm ya da 9 mm kalibrelik mermilerin bir kız ya da oğlan çocuğunun göğsüne saplanmasını engelleyen bir zırhlı kalkana dönüşmeyecek. Ancak belki de sözümüz Meksika'daki ve dünyadaki öteki sözlerle güç birliği yapmayı başarır ve belki de ilk etapta bir mırıltı olarak duyulur, giderek gürleşir ve sonra Gazze'de duyulabilecek bir çığlık, feryat olur.

Biz sizin hakkınızda bir şey bilmiyoruz, ancak biz EZLN'den Zapatistalar, biz, yıkımın ve ölümün ortasında birkaç cesaret sözü duymanın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.

Bunu nasıl açıklamam gerektiğini bilmiyorum ama olan şu ki, evet çok uzaktan sözler bir bombayı durduramaz ancak adeta ölümün kara odasında bir delik açılmış ve ufak bir ışık parıltısı içeriye düşermiş gibi olur.

Diğer her şey için olduğu gibi, ne olacaksa olacaktır. İsrail hükümeti terörizme ağır bir darbe indirdiğini açıklayacak, katliamın büyüklüğünü kendi halkından saklayacak, büyük silah üreticileri krizi göğüslemek için ekonomik destek sağlayacaklar ve "küresel kamuoyu", her zaman moda olan kolayca biçimlendirilebilir varlık, başka tarafa yönelecek.

Ancak hepsi bu değil. Filistin halkı da direnecek ve yaşayacak ve mücadele etmeye devam edecek ve amaçları için ezilenlerden sempati görmeye devam edecek.

Ve belki Gazze'den bir kız ya da erkek çocuğu da yaşayacak. Belki büyüyecekler, onlarla beraber kuvvetleri, kızgınlıkları ve öfkeleri de büyüyecek. Belki Filistin'de mücadele eden gruplardan biri için asker ya da milis olacaklar. Belki kendilerini İsrail'le savaş halinde bulacaklar. Belki bunu bir silahı ateşleyerek yapacaklar. Belki kendilerini bellerine sarılı bir kuşak dinamitle feda edecekler.

Ve sonra tepede, yukarıdan birileri Filistinlilerin vahşi doğaları hakkında yazacak ve bu şiddeti kınayan açıklamalar yapacak ve bunun siyonizm mi anti-semitizm mi olduğunu tartışmaya geri dönecekler.

Ve hiç kimse şu anda hasat edileni kimin ektiğini sormayacak.

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu erkekleri, kadınları, çocukları ve yaşlıları adına,

Komutan Yardımcısı İsyancı Marcos

Meksika, 4 Ocak, 2009

Pazartesi, Ocak 19, 2009

?

Pazar, Ocak 18, 2009

...düşülen not:185

geçtiğimiz 22 günü nasıl geçtiğimiz üzerine düşünmeye davet ediyor blog kullanma işi. her açışımızda en son ne zaman bir şeyleri not düşmeye değer bulduğumuzu hatırlatıyor. blog tutmaya başladığımızdan beri kaç kere, buraya not düşme ihtiyacı duyduğumuzu gösteriyor. sayılar bu kadar önemli mi? değildir umarım.

yeni işin yaşamıma yeniden soktuğu edebiyatı pek özlemişim. biliyorum hiç bir zaman kelimenin tam anlamıyla uzaklaşmamıştım. kelimenin tam anlamıyla uzaklaşmamış olmak, uzaklaştığımız gerçeğini değiştirmiyor tabi.

juli zeh, kendisiyle yeni tanıştım. almanya'nın genç romancılarından biri. üzerine yazmak için epey erken, ne de olsa tam olarak okumadım henüz. kötü tercüme ve bozuk türkçesine rağmen kitabın arkasında beni kendisine çeken pasajı buraya alıntalamalıyım. aslı erdoğan mı? o başka zamanlara kalsın. fonda "que sera" çalsın. ve biz geleceğimizi merak etmekten vazgeçemeyelim.

"avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."

bir de john berger, gazze'yi anlatsın. bizim kelimelerimiz bir türlü yetmezken.

Pazartesi, Aralık 29, 2008

hissiyatımız üzerine...

efendim, yenilgi duygusu ile başa çıkmamız pek kolay olmadı. ama güvenilir dostların elinde, hızla iyileştiğimizi de teslim etmemiz gerekir. ama tabi bu konuda en büyük destek, berlin'de geçirilecek bir ay fikri. birazcık derlenmem için bu şehrin ve bu ülkenin sınırlarının ötesi gibi yok. bir de yeni işyerimdeki bir arkadaştan edindiğim bir takım bilgiler, berlin'in tam da keyfime göre uzaklaşma olanağını sağlayacağına işaret ediyor.

ama tabi berlin işi de belirsizliğini koruyor. ya evet belirsizliğin yaratıcılığı önemlidir, diye bağrınabilirim. ama yani kendi hayatımda birazcık belirlilik fena olmazdı. yani ne zaman gideceğim bir an önce öğrenme isteğindeyim. neyse yarın bu işle ilgileneceğim. olumsallığa ise berlin'de yol vereceğim. ya da bunu dile getirme kapasitesine sahip olmak ile doğrudan bağlantılı olarak, kendimizle yüzleşme fırsatı yakaladım. komik bir şekilde de hali pür melalimden gayet memnunum.

yazı yazarak ifade etmek pek güç gelse de, deneyeceğim, tam ruh halimi açıklamayı. öncelikle bu hikayenin yaşamamı derinden etkilemesine izin vermeme uğruna attığım tüm adımlar, aslında nasıl hızla hayatımı derinden etkilemesine izin verdiğimi gösteriyor. o halde, bazı şeylerle başa çıkabilmek için, koy ver gitsin taktiği daha yerinde. ben de galiba bunu yapacağım. ama işin aslı şu ki, çalışmam da lazım. keza tezimin outline'nı olmadan bu sınava bir kez daha girmeyeceğim. bu konuda netim. geri kalanı önemsiz.

işte böyle sevgilili okuyucu. toparlama yolunda ilerliyorum. kendi hikayemde bunun bir kopuş mu yoksa sıçarama mı olduğu, yoksa devamlılık mı arz ettiği önümüzdeki günlerde kendisini gösterecek.


Çarşamba, Aralık 24, 2008

:)

hohoyt ankara'ya kar yağıyor. bir kaç işim var hemen ardından tadını çıkaracağım.

Cumartesi, Aralık 20, 2008

aslı erdoğan'dan devamla....



" eskiden, çok eskiden, asla geri gelmeyecek altın çağda, sonsuzluk henüz çarpıp durmamışken zamana, ışık vardı. söz vardı. (tamam haksızlık etmişim. aslı erdoğan yukarıda anlatmaya çalıştığımı görmüş.) sözün geldiği yürek. toprak ve suret. ama hiçbiri yetmedi insanların dünyasının filizlenmesine. parçalamayı öğrendi tanrılar. ilk cinayet işlendi, kardeş kardeşi öldürdü. kan suya karıştı, ışık çığlığa... daha doğmamış olan, sonsuza dek ayrıldı ölenden, söz koptu yürekten, suret unuttu yüzü. kırmızı bir perde gibi gerildi kan, ölümle yaşam arasına... bunun içindir ki, hep eksik hep tamamlanmamış kalacak hayatımız ve her gün yeniden yaratacağız kendimizi, kanla düşlerin evliliğinden. "

masalımıza yeni heyecan

"aslında hepimiz birer masalız. uyuduğumuzda bizi okumayı bırakıyorlar, uyandığımızda yeniden okumaya başlıyorlar."

kuzenimin arkadaşının dört yaşındaki kızı

tesadüfler üzerinden yazmaya devam: yazılı sınavda talih o kadar yanımdaydı ki, yeterlik çalışması boyunca beni kendisine çeken, ısrarla üzerine düşünmeye davet eden machiavelli üzerine iki farklı gruptan iki farklı soru vardı. yani maça 2-0 galip başladım. ve sonradan anlaşıldığı üzere, bu avantajı, kendimin sandığından çok daha iyi kullanmışım. beni tanımayan hocalardan birinin sorusuymuş machiavellilerin ikincisi, beni tanıdığını düşündüğü başka bir hocaya gidip, kim bu diye sormuş. evet doğru anladınız, bu kadar lafı dolandırmamın sebebi bu sınavdan çakmış olmamdır. verilebilecek yanıta dair hiç bir fikrim olmadığı için, konuya oldukça spekülatif düzlemden yaklaştığım türk siyasal hayatı sorusunda da 83 buyurulmuş. yani özetle, ya da muhtemel tez danışmanımın ifadesiyle, "iyi bir kağıt" verdim.

gelelim sözlü anına: söylemime eklenmesinden en çok korktuğum, beni en çok rahatsız eden bir kavramı dahi, üstelik aranılan cevabın yakınına yaklaşmadığını bile bile, kullandım. demem o ki, içerideki ben değildim. hayır bu ifade ediş şeklini beğenmedim. o da bendim, o da benim görünümlerinden biriydi. ama sadece biriydi. ve orada oturanlar, bunun farkındaydılar. madem öyle, hodri meydan. gelecek maça ben 5-0 galip başlıyorum. yani hodri meydan, buradayım. aradığınız şey tez önerisiyse, emin olun çok daha fazlasını alacaksınız. artık kitlenmemi de kontrol etmem bekleniyor. olur ederiz. istediğiniz bu olsun.

Cumartesi, Aralık 13, 2008

koca sınav öncesi bir kaç serzeniş


pazartesi yazılı, cuma günü de sözlü sınava giriyorum. lazy days dinleyip, katil soğukkanlılığı ile davranmak için yoğun bir çaba içinde olsam da, çok da başarılı olduğum söylenemez. yaptığım hesaplamalar, "yeterli" adledilebilmek için, tam olarak yirmi yıla daha ihtiyacım olduğu sonucuna ulaştırdı beni. muhataplara, yani bendenizi kurbanlık koyun ruh haline sokan, şu an için kasap görünümündeki kişilere bu durumu iletmek, çok da yerinde olmaz sanırım. pazartesi yazılı sınav sonrasında yeniden buraya not düşebilir miyim bilemiyorum. karşısında minnacıklaştığımız kocaman sınavımız öncesinde buraya bir şeyler yazmak gerekir diye düşündüm. yirmi yıl verseler halbuki, bir yirmi yıl daha istemek mümkün hale gelir, böylece sonsuza dek ötelemenin de yolu açılır. bir yandan da olsun bitsin neymiş görelim de var tabi. demem o ki, karmaşık ruh halleri içerisinden kendimizi sakinleştirerek, bir yandan da şu ana dek doldurduğumuz defterleri karıştırarak, kendi yazdığımıza şaşarak, pazartesiyi bekliyorum. aşağıdaki alıntı yukarıda "kasap görünümünde" benzetmesi uygun bulunmuş kişilerden birine ait. bakalım bakalım.

montesquieu gibi "en büyük iktidar her zaman bir köşesinden sınırlanmıştır" diyerek, mutlak bir gücün olanaksızlığından hareket edip egemenliği yadsıyabilirsiniz ya da gücünün nerede mutlak, nerede sınırlı olduğuna özgür iradesi doğrultusunda karar veren yine egemenin kendisidir deyip egemenlik kavramının kullanımına yeşil ışık yakabilirsiniz. tercih sizin. "siyaset bilimi" ile uğraşan insanın kendisini "özgür" hissetmesi bundan olsa gerek!


Cuma, Aralık 12, 2008

özgürlüğün hayaleti dişlerinin arasında bıçakla gelir








özgürlüğün hayaleti dişlerinin arasında bıçakla gelir

sosyal baskının en ağırı soğuk kanlılıkla burulmaktır. kaldırımlardan
sokulup polis kalkanlarına ya da ticaret tapınaklarına fırlatılan her
taş, gecenin karanlığında gökyüzünü aydınlatan her şişe, onların ve
bizim bölgelerimizi bölen sokaklara kurulan her barikat, insanları
tüketici olmaktan çıkaran devrim ateşinin her alevi ışığında ayın
altında kaldırılan her yumruk, sadece direnişe kol kazandırmıyor,
özgürlüğe gövde veriyor. şimdi hissedilen bu özgürlük hissi çocukken
sabah kalktığımızda hissettiğimiz ve her şey olabileceğimiz anlardaki
hislerimize benziyor her şey olabiliriz uyanmış yaratıcı insan olarak
bizden beklenen "itaatkar nesne" " öğrenci" "yabancılaşmış işçi" "mülk
sahibi" "aile kadını/erkeği" olmak zorunda değiliz artık. özgürlük
düşmanlarıyla yüzleşiyoruz artik, onlardan korkmuyoruz. bu yüzden
eskiden olduğu gibi islerine dönmek isteyenler korkuyorlar. özgürlüğün
hayaleti her zaman dişlerinin arasında bıçak tutarak gelir, zincirleri
kırmak için şiddet bu zincirlere bağlı olarak sefalet içinde
yaşayanları özgürleştirir. yine de 6 aralık cumartesi akşamından beri
bu ülkenin şehirleri düzgün islemiyor, alışveriş terapisi yok, bizleri
işe götürecek açık sokaklar yok hükümetin durumu düzeltme
inisiyatifine dair haber de yok, insanları endişeden uzak alışverişe
yönlendirecek tv programları da yok, meydan gecelerinde arabalarla
gezmeler yok vs. vs. vs. bu günler ve geceler tüccarlara, tv
sahiplerine, bakanlara ve polise değil, alexis e ait.
gerçeküstücüler olarak binlerce başka insanın yanında, başından beri
sokaktayız ayaklanmayı paylaşmak ve dayanışmak için; gerçek üstücülüğün
nefesi sokaklarda olduğu ve sokakları asla terk etmediği için.
polis cinayetinin ardından devlet katillerinin önünde sokağın nefesi
ve direniş çok daha yaratıcı bir hale dönüşmüştü. harekete yol vermek
elimizde değil ve gücümüzü aşıyor. yine de özgürlük mücadelesindeki
sorumluluğumuzun farkındayız. olayların bütün yüzleriyle ayni fikirde
olmasak da ve özellikle şiddet kullanımına katılmasak da, bu olayların
bir neden yüzünden ortaya çıktığının bilincindeyiz.

bu ateşli nefesin gücünü kaybederek sönmesine izin vermeyelim.!
hadi bunu betondan bir ütopyaya dönüştürelim: dünyayı ve hayatı dönüştürelim!
polisler ve onların efendileriyle uzlaşmak yok!
herkes sokaklara!

öfkeyi hissetmeyenler susmalıdırlar !

atina gerçek üstücüler gurubu, aralık 2008

Salı, Aralık 09, 2008

bu kışın ilk karı

strauss, machiavelli'yi harcarken, bu kışın ilk karı düştü. bu sene ilk kar, konyak yerine nane likörü ile kutlanacakmış, nasip. karın devamını sınav sonrasında bekliyoruz, ilgililere ilanen duyurulur.


klasik - modern

bugün, politik veya sosyal bilimin temel görevinin, en somut insani ilişkiyi anlamak olduğu savunulur ve bu ilişki, ben-sen-biz ilişkisi diye adlandırılır. şimdilerde ben-sen-biz ilişkisi denilen fenomen, klasiklerce dostluk diye biliniyordu. bir dost ile konuşurken, ona ikinci şahıs zamiri ile hitap ederim. fakat felsefi veya bilimsel analiz, bir dost ile konuşmuyor, ama sözkonusu analiz ile ilgilenen herhangi biri ile konuşuyor. bu tür analiz, dostlar halinde birarda yaşamanın yerine geçen bir vekil olarak anlaşılamaz; o olsa olsa, böylesi bir bir arda yaşamaya sadece işaret edebilir veya buna duyulan bir arzu uyandırabilir. analitik veya nesnel konuşmada upuygun bir hakkında konuşma insan yaşamındaki doğal haliyle nasılsa öyle olan hakkında konuşmaya dayanmalı ve onu sürdürmelidir. "dost" yerine "sen" den bahsederken, nesnel konuşmada korunamayacak olan şeyi, nesenel konuşmada korumaya çalışıyorum; nesnelleştirilmesi kaabil olmayan bir şeyi nesnelleştirmeye çalışıyorum. yalnızca "ile konuşma"da gerçekleşebilecek olanı "hakkında konuşma" da korumaya çalışıyorum. bu yüzden de fenomenlere haksızlık ederim; geneomenlere sadık kalmam; somutu kaçırıp kaybederim. sahici, otantik insani iletişim için bir temel atayım derken, sahici insani iletişim için bir kaabiliyetsizliği korurum.

leo strauss, politika felsefesi nedir?