Pazartesi, Ağustos 13, 2007
tatil sonrası orta çağa'a dönüş...
Pazartesi, Temmuz 23, 2007
Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru/Ulus Baker
Kanaatlar sosyolojisi adını verdiğimiz bu eğilimin karşısına "duygular sosyolojisi" dediğimiz bir öneriyle çıkmayı planlıyoruz. Walter Benjamin gibi birisinin ya da Georg Simmel'in düşünce ve "aydınlanma/aydınlatma" ritimlerini paylaşmayı umabilecek, özellikle de toplumsal tipleri birtakım afektif (duygusal) varolma halleriyle açığa çıkarmaya çalışacak bir sosyal bilim günümüzde hangi koşullarda mümkündür ve hangi türden saiklerie inşa edilebilir? Günümüzün olağan akademik ortamında sosyal bilimler esas olarak şu soruyu ortaya atmanın ötesine pek geçemiyorlar: insanlara yöneltilen kanaat soruları (pozitivizm ve düz ampirisizm), metinlere yöneltilen sorgulamalar (hermenötik ve dekonstrüksiyon) ya da değişmez unsurların yapılarının (sözgelimi zihinsel yapıların) araştırılması ve kurucu unsurlarının değişmezler halinde tespiti (yapısalcılık ve işlevselcilik). Daha da ilginci esas işlevinin "düşünceyi dürtmek" olduğuna inandığımız felsefenin de bu yola kolayca girmiş olması ve sosyal bilimlere bir "kanaatlar epistemolojisi" kazandırmak üzere normatif eksenler üzerinde hareket etmeye başlamasıdır: Habermas ve onun "iletişim faaliyeti teorisi" bunun en iyi örneklerinden biridir.
Günümüzde kanaatlarin "düşüncelerden" daha değerli olmaya başladığı açık: Düşünce bir insan faaliyeti olarak kabul görmeye Descartes'ın Cogito'suyla başladı. Yani Platonik ideaların bizdeki soluk yansıması değildi artık; bizzat bireysel, kişisel insan faaliyetiydi ve bu faaliyet engellenebiliyordu. Kartezyen imajı altında "düşünmek" bu yüzden artık haklarını ve özgürlüklerini talep edebilecekti. Ama aynı "hukuki edim" sayesinde kanaatlar da, yani eskilerin bilgi (episteme) karşısında aşağı veya geçici gördükleri "doxa" da özgürlük taleplerini ileri sürebilir hale gelmiştir. Yine de artık Marx'ın "bir halkın, bir çağın ya da bir uygarlığın ne olduğunu anlamak için ona kendisi hakkında ne düşündüğünü sormayız" türünden bir önermesinden oldukça uzaklaşmış bir haldeyiz. Dinsel akımlar bile kendilerini olsa olsa "kanaatlar arasında bir kanaat" olarak sunmaya meylediyorlar ve zaten modernlik dediğimiz şeyin temel karakteristiği de kanaatların ve görüş bildirimlerinin aşırı bir önem kazanmasından başka bir şey değildir. Eskiden kendisini "hakikat" olarak sunan bir söylem şimdi artık kanaatlar arasında yarışım sürdürmeye çalışan bir kanaat haline geliyor.
Marx'ın yukarıda andığımız sözünden bu yana ne olup bitti? Her şeyden önce kanaatlar duygular arasında birer duygu olmayı bırakarak nihai bilişsel unsurlar olarak kabul edilmeye başladılar. Modern toplumun en demokratik kıstası kanaatların doğru tasnifi ve birbirleriyle yarıştırılarak bazı politik, ekonomik, kültürel faaliyetlerin normatifliğe kavuşturulmasıdır. Kamuoyu araştırmalarıyla demokratik seçimler arasındaki farkın ya da mesafenin ortadan kalkması bunun delillerinden yalnızca biridir. Konumuz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta bu durumun sosyal bilim araştırmalarında artık genelgeçer bir hale gelmiş olmasıdır. Kanaatların kararsız olma, kolay ya da zor, ama yine de "değişebilir" ve dolayısıyla "manipüle edilebilir" olma özelliği onları "düşünme" adını verebileceğimiz insan faaliyetinden doğa bakımından farklı kılmaktadır. Kanaatların eksenine yerleştikleri ölçüde sosyal bilimler düşünmekten çok, kanaatların kanaati olmakla kalmak eğilimindedirler. Böylece kanaatlar bir "düzleştirme mantığıyla" çalışırlar: mesela bir insanın kendi varoluş koşullan hakkındaki kanaati bu koşulların tespitinden daha derin bir realiteymiş gibi görünecektir. Belki sosyal bilimlerin genel tavrının bir "demokratizasyonu" diye alkışlanabilecek olan böyle bir bakış açısı aslında çok önemli bir sorunu gözardı etmektedir: bir insanı en iyi tanıyanın yine kendisi olacağına dair temel bir önyargı...
Oysa insanı toplumsal bir varlık olarak tanıyanlar daha çok onun sürekli etkileşim içinde olduğu sosyal dünyası ve "ötekilerdir". Hiç değilse onu "adlandırırlar" ve insanlığı "sosyal tipler" halinde etiketlendirmekten bir an olsun geri durmazlar. Hermenötik geleneğe yaslanan sosyal bilim bile "anlamayı" birinin kendi hakkındaki tasavvuruna eş düşen bir tasavvura sahip olmak olarak tanımlamakla aslında "kanaatlar sosyolojisinin" sözkonusu epistemolojik tuzağına düşmektedir. Ondokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin oluşum aşamasında en can alıcı unsur olan "sosyal tipler yaratma" yetisi bu çerçevede sosyal bilimler pratiğini giderek terketmektedir. Kategoriler artık Kant'ın istediği gibi "eyrensel" ve "zorunlu"durlar, ancak Kant'ın asla istemeyeceği bir şekilde artık belli tiplere ancak "bol gelen kavramlar" halinde uygulanabilirler. Bu durum moderniteye özgü toplumsal tiplerin yitip gittikleri ve toplumun tipolojik olarak düzleştiği bir toplumsal yapıya mı delalet ediyor, yoksa bizzat sosyal bilimler bu yeteneklerini yitirdiler, bu apayrı ve burada cevap bulmaya çalışmayacağımız bir sorudur. Biliyoruz ki toplumsal tipleri sadece sosyal bilimlere ve Simmel'in toplumsal tipler galerisine borçlu değiliz; edebiyat, sonra da sinema toplumsal tipler üretip durdular ve artık, en az sosyal bilimler kadar, bu yetilerini kaybetme eğilimindeler. Doğrudan doğruya toplumsal tipler üstünde durmasa bile, duygular sosyolojisi ikili bir deneyim olmalıdır: birincisi bizi edebiyata, özellikle romana doğru taşırken ikincisi bizi sinemaya götürür -özellikle de bugün dar bir terimle "belgesel" adını verdiğimiz film tipine. Ancak üçüncü ve daha temel nitelikli bir boyut da elbette Spinoza'nın son derecede derin "duygular teorisi" olacaktır. Tabii ki her şey toplumsal hayat içinde imajların, kanaatların ve düşüncelerin aslında bir etkilenmeler ve duygulanmalar süreci içinde anlam kazanabileceği fikrine götürüyor bizi.
Sinemanın dünyasıyla karşılaştığımız andan itibaren temel bir gözlemde bulunmaktan da kaçınamayız: sosyoloji, göstergebilim, sanat tarihi hatta psikanaliz sinemayı "analız" etmeye cesaret eden temel insan bilimleri olarak kendilerini sundular. Ancak bu sinemanın da bizzat "analiz" edebileceği fikrinin belli bir oranda horgörülmesi demekti. Tıpkı Simmel'in ünlü toplumsal tiplerinden "yabancı" kategorisinin doğrudan Western filmin ana tematiklerinden birisi olması gibi. Üstelik sinema, Dziga Vertov'un ona yüklediği daha ilginç bir işleve de sahip olabilir: görünmeyeni görülebilir kılmak. Sonuçta günümüzün pedagojisi metinden çok görsel-işitsel malzeme üzerine dayanma eğiliminde. Başka bir deyişle, genel bir gözlem insanoğlunun giderek daha az okuduğunu, daha çok "seyrettiğini" ve bunu ne yazık ki popüler bir eğlenti sinemasıyla ve televizyonla gerçekleştirmek zorunda kaldığını gösterebilir. Metinler ve kanaatlar arasında kaldıkça sosyal bilimler günümüzün yaşam koşullarının çok önemli bir boyutundan kendilerini yoksun bırakmış gibiler. Görselliğin taşıyabileceği enformasyon miktarından.
Oldukça dikkat çekici bir nokta, sosyal bilimlerde etkin olan bir "felsefi-teorik" sorgunun belgesel adını verdiğimiz (ama zorunlu olarak belgesel ile sınırlı kalmaması gereken) bir fılmografı alanında pek bulunmaması, buna karşın, belgesel filmcilerin, genellikle kullandıkları görsel-işitsel ortamın enformatik gücü yüzünden edinmiş göründükleri biraz da naif bir etik sorgulamanın sosyal bilimlerin pratiğinde pek ender olarak görünmesidir. Bu durum "duygular sosyolojisinin" "belgesel" film ortamıyla "duyguların imajlarını oluşturmaya" çabalayacak sosyal bilim ortamının bir barışmasını, bir evliliğini imliyor gibidir. Gerçekten de, diyelim ki "yoksulluk" üstüne bir araştırmada bir kamera yoksulluğun "imajlarını" tespit ederek kurgulayabilir ve bunu "çevreyi", "mekanı" ve "zamanı" görüntü haline getirerek yapar. Bu imajların tasnifine, yani "düşünülmesine" sinemanın pek erken bir dönemden beri taktığı bir ad var: montaj. Jean-Luc Godard montajın modern hayatın esası olduğunu söylüyordu: hayatımız, kentlerimiz, sınai üretimimiz, edebiyatımız, her şey modern hayatta ve ileri kapitalizmde montajdan başka bir şey değildir. Ama montaj en saf haliyle sinemada bulunur. Yani onun esası ve özüdür. Oysa ki sinema kendi özü olan montajı, başka bir deyişle modern dünyayı kavrayabilme konusundaki biricik ve temel şansını televizyon yararına çoktandır terketmiştir.
Böylece montaj sinemanın ötesinde daha derin bir mefhum olarak düşünülmeli. Montaj, yalnızca filmde değil, her alanda modernliğin (ya da diyelim modernlik sonrasının) temel düşünme biçimi ve tarzıdır. Başka bir deyişle, nasıl sosyal bilimci araştırma verilerinin tasnifi yapıyor, ilişkilerini oluşturuyor ve birtakım sonuçlara varıyorsa filmci de montaj aracılığıyla varoluşun bir imajını oluşturacaktır. Bu noktada sanat ile bilim arasındaki ayrımın keskinliği ortadan kalkarak her ikisi eş titreşime sokulabilir. Bu tezdeki amacımız da zaten bu eş titreşimin bir tür projelendirme önerisinden ibaret. Bir duygular sosyolojisi ağırlıkla "imajlar üretebilme" kapasitesine tekabül etmektedir. Bunu Simmel dönemine ve onun toplumsal tiplerine dönüş olarak düşünemeyiz, ancak sosyal hayatın imajlarının tasnifi metinsel araçlarla yeterince yapılamayacağından sosyal bilimlerle görseli işitsel araçların bir evliliği esaslı bir önem kazanıyor. Henüz sığ bir alanda seyrettiği gözlemlenebilecek olan "anlatısal tarih" açılımlardan yalnızca biri olabilir. Ancak bunun da ötesine geçerek hayatın akışının genel bir görsel-işitsel tasnifinin montaja yani düşünme sürecine her an açık bir "duygular alanı" haline dönüştürülmesi, başlangıçta mutlak olarak bölük pörçük kalsa bile temel bir önerme olarak ortaya atılabilir.
Ulus Baker
*seçimin ertesinde hayatta bir karşılığımızın olmadığının bilincine bir kez daha ulaştıktan sonra, mailime düşen bu değerlendirmeyi paylaşmak istedim. hem ulus hoca'yı anmış oluruz, hem de...
Perşembe, Temmuz 12, 2007
ulus baker'in ardından...

ulus hoca vefat etti. buradaki "hoca" sıfatı, kendisinin pek de hoşlanmadığı bir sıfattı, ancak ben onun kadar başarılı değilim dilin sınırlılığını aşma konusunda, hep "hocam" dedim, o hiç müdahele etmedi, ama biraz rahatsız oldu, hissettim.
aslında söylenebilecek çok şey yok. hep iğreti kurmuştu yaşamla ilişkini. bir yandan sanki üzerinde yüzyılların mutsuzluklarının sorumluluğu varmış gibi, var olmakla bu sorumluluğun taşıyıcısıymış gibi, ama bir yandan da çözülemeyecek sorun yokmuş gibi. dilin sınırları, sevgili hocam senin kadar başarılı olmadığımı söylemiştim, ama yine de denemeliyim değil mi? ne de olsa hepimiz kant'ın çerçevesinden bakıyoruz değil mi?
ulus hoca'dan ders aldım evet, bu yaşadığım en ilginç deneyimdi. ne yaşadığım ders deneyimi ne de öncesinde henüz toy bir solcuyken bize "küreselleşme" anlatan adam imgesi, ulus baker'i anlatabilir. açıkcası çok iyi tanımadım hiç onu, ama o, yukarıda karahaber.org'tan aldığım cümleyi hep hissettirdi: hakiki bir mülksüzdü ve hiçbir şey bilmeyen bilgeydi... karşılaştığım için mutlu olduğum, gidince ise yokluğunu derinden hissedeceğimi anladığım kişiydi. sanki bir yerlerde onun gibi birilerinin varlığı iyi geliyordu. mümkün olabildiğince "dışarı"da kalmayı becermiş, ama işte hep diyorum ya bir yandan da hiç de "dışarı"da kalma derdinde olmayan biri. anlatmak benim için o kadar güç... güle güle ulus hocam, iyi ki var oldun... bugün körotonomedya'ya düşen bir mail ile bitireceğim, ulus hoca'dan alıntıyla...
"İgnoramus artık açıklanamaz olan, bilinmeyen olmadığı gibi bir "başarısızlık" ya da "eksiklik" de değildir. aksine yeni değerlerin, yeni deneylerin ve yeni arzuların üretilmesini uyaracak aktif bir güçtür. bu açıdan, "hiçbir zaman olumsuz olmayan" şey, psikanalitik dünya görüşünce "yoksunluk" kategorisi altında ele alınarak damgalanan bilinçdışının "içeriği" değildir. deney ve üretim çalışmasına dayanan İgnoramus'tur.
...
İgnoramus, böylece bilinçdışına yönelen felsefi bir kategori olarak iş görmeye çağrılabilir. bir anlamda onu, bir bilinçdışı üretimi faaliyeti, isterseniz sakıncalı gördüğümüz bir terimle "bilinçdışı üretim tarzı" olarak kabul edebiliriz. bilinçdışının elde edilmesi ne mübadeleye, ne de Tanrısal ya da Şeytanî kuvvetlerin bahşetmesiyle mümkündür. Deleuze'ün, farklı bir anlamda, altını çizdiği gibi, onun üretilmesi gerekir. işte İgnoramus [...] bilinçdışını üretebilecek, psikanalizin yaptığı gibi, "yorumlamayla" ve "iletişimle" yetinmeyecek bir iletişim aracı olarak kendi temelini, arka planını bulur. o, bilişsel ya da iletişimsel olan her şeyin sınırötesidir, çünkü kısmen "bilinen" ile "bilinmeyen"i ayıran hududun karanlığını paylaşmakla birlikte ona üstten bakar. bununla "ne bilebilirim" ile "ne umabilirim" sorularının arasında yer alan "ütopik" bir bilinç değil, "ne yapabilirim" sorusunun kanatlarında ilerleyecek bir bilinçötesidir. en belirgin ve yaşamsal örneklerini sözün bittiği yerde sözün sürebildiği bir sınırötesinde görebiliyoruz: Spinoza'nın Etikinde ve Marx'ın "felsefe-ötesi"nde.
İgnoramus, bilmiyoruz, ölümler (felsefenin ölümü, ideolojilerin sonu, devrimler çağının bitişi gibisinden) ilan etmez. buna karşın, "bilmiyoruz" diye telaffuz edilen birçok itiraf tipinden (bilimsel, gündelik, sanatsal) de özel olarak kendini ayırır. bizzat kendisi, telaffuz edilen itiraflar arasında yer almaz, inançla bilim arasındaki eşitsiz mücadele içinde yer aldığı zaman "boyun eğiş" pratiği olarak icra edilen inanç zararına "bilimin bilişsel alanını" ilerletmek amacına sahip olmadığı gibi, bilişsel alanın üzerine yazılmayacak çok etkili bir yazıyı üretmeyi amaçlar. İgnoramus telaffuz edilmez, telaffuz edilen her şey tarafından örgütlenen bir sonuçtur. "orada artık her şey biter": ya Foucault gibi "gülmeye başlarsınız" (gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce "ölüme geçersiniz."
Ulus Baker; "İgnoramus=Bilmiyoruz: Bilinçdışının Bir Eleştirisine Doğru"
Pazartesi, Temmuz 09, 2007
Cuma, Haziran 15, 2007
Çarşamba, Haziran 13, 2007
manasız hiper aktiflik halleri

daha önce, ilk dönem ödevleri bittiğinde böyle gülen bir resim koymuştum, hatta gadjo da sevincimi payaşmıştı. şimdi ödevler bitmedi, iki saatlik uyku ile ödevi yetişterememiş ve bu yüzden azarını işitmiş, üsteklik de karamsarlık ile tanımlanan bu kişi neden bu resmi seçip bulup, buraya yerleştirmiştir? kendisi de bilmemektedir. manasız bir hiper aktivite ve neşe ile doluyum. hadi bakalım hayırlısı...



efendim bir de bu resim varki, onu da en yakın zaman içinde hediye olarak beklemekteyim. dolicim, petracım, alimunyum, hadi bakalım güçlerinizi birleştirin voltran olun bekliyorum...
Perşembe, Haziran 07, 2007
yaa işte böyle
Cumartesi, Mayıs 26, 2007
temsili demokrasi, seçimler, aklıma gelenler
bir kez daha sandık başına gidiyoruz. ve yine önümüzde gerçekte seçilecek bir şey yok. ama önümüzdeki süreç boyunca yaşamın büyük bir kısmını işgal edecek, aslında hiç umursamayan ama umursuyormuş gibi yapanların soytarılıklarına, bol miktarda gürültü kirliliğine maruz kalacağız. bu yazının amacı asla kimseye oy vermeyin demek değil, yanlış anlaşılmasın, zira bu satırların yazarı da gider bişi bulur ona oy atar büyük olasılıkla.
benim asıl derdim, bu yalanla insan türünün daha ne kadar devam edeceği sorusu. günlerdir kafamda dönen bu. herkes farkında a ya da b partisi bir şeyi değiştirmekten çok uzak. cumhuriyeti kutsama mitingleri eliyle de zaten pek bir varlık gösterememiş sol da tamamen seçenek dışı bırakıldı. şu anda da uzun süredir yaptığı gibi, bir türlü müdahil olamadığı gündemin arkasından koşturuyor. e bu tabloda seçeneğin olmadığı bir seçimin anlamı nedir? daha ötesi varsayalım en istenir programa sahip parti (herkes içini doldursun benimkisi malum) seçildi. üstelik epey vekil soktu meclise. bu durmda da siyasal iktidara ve devlete endeksli siyaset anlayışına bir değişiklik yaratabilir mi? bana hiç de öyle gelmiyor. neyse böyle işte bu aralar da bunlar dönüyor kafada.
Pazar, Mayıs 20, 2007
internetin hayatımıza kattıkları ya da ders çalışmamak için daha ne yapabilirim?
az önce duvara karşı filminin müziklerini dinlerken, filmin bitiş şarkısı (Zinoba Life is what you make it) nın you tube da videosunu ararken, şarkıyı söyleyen amcamın selig grubundan ayrılmış olduğunu öğrendim. bir de aradığım şarkını videosunun you tube da olmadığını. olsaydı yükleyecektim. napalım sağlık olsun. yaaa dünya zaten küçüktü, netle daha bir küçüldü değil mi mirim?
beni internetten takip ettiğini söyleyen birisiyle karşılaştım geçenlerde. merak ettim kardeşlerimi falan aradım. sonra yaşamın ve ölümün çok kolay olduğu zamanlarda vurulan amcam ile karşılaştım, bir lisenin bir tarihteki mezunları arasında. en küçük kardeş o amcamın adını taşır. o sitede, tüm mezunları lisenin kuruluşunun 150.yılına çağırıyorlardı. oraya gitmek nasıl olurdu acaba? saçma bir fikir farkındayım. ne denebilir ki, çocukuluk arkadaşınız gitti biz geldik yeğenleri olarak. burada ne aradığımıza dair bir fikrimiz yok üstelik, amcama dair tek hatırladığım her gelişinde bana aldığı pizza kraker.
neyse ben biraz ders çalışayım...
Çarşamba, Mayıs 02, 2007
fazla söze gerek yok...
Salı, Nisan 03, 2007
laia'nın halleri
laia'nın iş hali
oda arkadaşı f.'ye her 15 dakikada bir, "diyorum ki istifa etsem, ne iş yapabilirim?" her saat başı "aslında benim kayifle yapabileceğim tek iş aşçılık, ama onu da birilerinin yanında yapamam. para biriktirsem küçük bir yer açacak kadar birikir mi?" aklına her geldiğinde "peki ya longo mai'ye ne dersin? nedir türkiye'de longo mai kurmanın yolu? toprak işgal edemeyiz. anayasa'da koruyan bir madde yok anında tepemize binerler, toprak satın almak lazım, yine para. "
msn'den kardeşe "bana zengin koca bul, ben çalışma işini beceremiyorum. " "kusura bakma canım pek yoğunum"
patrona içinden "sen kendine insan mı diyorsun?" yüksek sesle " ben sigara içmeden çalışamam, sigara dumanı da burayı boğuyor. benim için sorun değil, başkası mı gelse bu işe?"
laia'nın ev hali
"çok yorgunum, çok işim var, okumam gereken çok şey var. çok, çok, çok,"
küçük kardeş bu sabah "abla, hakkaten çalışmadan yaşamanın yolu nedir?" küçük kardeş maaş yattıktan sonra "abla sen bir mucizesin"
laia'nın okul hali
ders öncesi şişmiş gözler ve yaşayan cenaze görüntüsü karşısında şaşıran arkadaşlara "işler çok yoğundu, çalışacak vakit bulamadım, ben de gece çalıştım uyumadım." ya da bir kahve içmek isteyene "işe gitmem gerekiyor." hoca soru sorduğunda "aslında cevabını siz kitabınıza yazmışsınız ben de okumuştum, ama aklımda kalmamış."
laia mysteria'nın uzun süredir başka bir hali bulunmamaktadır.
Salı, Mart 27, 2007
filmlere yansıyan avrupa dergisi'nden
bir süre sonra oradan geen bi siyah onu tanıdığını söyleyerek yanımıza geldi karşımızda durup konuşmaya başladı ve 40 dakika boyunca durmadı sokakdan bahsetti
sokağın insana neler yaptığından
neler öğrettiğinden
fransanın son 2,3 senede nasıl değiştiğinden ve sarkozy gelecek seçimleri kazanırsa fransayı terk edeceğinden
2 sene çalışmış galiba, sonra 2 sene sokakta yaşamış
çocuğu ve karısı yüzndençalışmak zorundaymış, ama "respect"miş, o yakarmazmış öbürleri gibi
bir arada, savaş sırasında somaliye gitmiş fotoğraf çekmeye ama belediyeye sunduğunda fotoğraflarını sergi için (takım elbise giyip) reddetmişler, çünkü onlar sadece salak şeylerle ilgileniyormuş
siyah olduğu için polislerin on nasıl sıkıştırdığını anlattı
bi keresinde boğazına sarılmış biri
bu "bana sen diyemezsin siz diyeceksin" dediğinde
dav açamamış ama etrafta hiç tanık olmadığından
chirac ve sarkozy emirlerle bir olup fastaki bütün otları yaktırmışlar, o yüzden fransada ot yokmuş
ama kokain kullanan yüksek tabaka için sorun değlmiş bu, joint içenin sorunuymuş
o arada 40 dakikanın sonunda sağımızdan bir hintli geldi; yaşlı beyaz saçlı, gözlerinin kenarlarından kırmızıları görünüyor, üzerinde beyaz bir t-shirt var
hintli bunun tam yanında durdu ve "quel pays?" dedi, hangi ülkedensin? bu hintliye baktı, kafasını sola omzunun üstüne doğru çevirerek, hintli çok yakın duruyordu
hiç bir şey demedi ona, bize dönüp "görüşürüz" sonra dedi ve hızla uzaklaştı
hintli bize dönüp "neydi bu?" deyince hiç bir fikrimizin olmadığını işaretledik ve hintli de bizi bırakıp gitti.
vofff.... dedim. tout ça, c'est trop absurde. saçmalığın daniskası"
Perşembe, Mart 08, 2007
mart'a düşen ilk post

30'lu yaşlarında iki kafadar, aldıkları kilolar konusunda şikayet etmek yerine bir şeyler yapmak gerektiğine kanaat getirmişler. ilk akla gelen onların da aklına gelmiş, sabah erkenden kalkıp birlikte spor yapmaya karar vermişler. ve her zaman olduğu gibi içlerinden biri uykusundan vazgeçmek konusunda çekimsermiş. kararlı olan (kararlılığına istinaden kendisi bundan sonra bay k. olarak anılacaktır.) uykucu olanı (o zaman ona da bay u. diyelim.) hemen ertesi gün spor yapmaya başlamak konusunda ikna ettikten sonra, ertesi sabah evine kadar gelip onu alacağını söylemiş. sözleşip, ayrılmışlar.
gün doğarken bay k. eşofmaları üzerinde bay u.'nun kapısına dayanmış. ne var ki, apartmanın önüne geldiğinde bay u.'nun daire numarasını hatırlayamamış. günün o saatinde hazırlanıp oraya kadar gitmiş olmanın verdiği özgüven duygusu ile kapıcının ziline basmış. ama zile bastığı anda, pişman olmuş, sabahın bu saatinde kargalar kahvaltısını yapmadan kapıcıyı uyandırmış olmak onu da rahatsız etmiş. üzülmüş, ama artık yapacak bir şey yokmuş, bir kere o zile uzun uzun basılmış. bay k. bu düşünceler içindeyken, aşağıdan suratı bir karış irikıyım kapıcı görünmüş (o da bay i. olsun artık). söylene söylene kapıyı açmış.
-"kardeşim kimsin nesin ne istersin sabahın bu saatinde? Utanmıyor musun insanları bu saatte rahatsız ediyorsun? derdin nedir? "
- "kusura bakmayın ben bay u.'ya geldim ama daire numarasını hatırlayamadım. ondan zilinizi çaldım".
-"ne demek kusura bakmayın? böyle iş olur mu? saat daha 6 bile değil üstelik. bilmiyorsan numarasını gelmeyeceksin, hem senin telefonun yok mu?"
- "özür diledik ya kardeşim uzatma " bay k. bu cümleyi tamamlayamadan bay i. onu güçlüce itmiş. ve içeriye girmek üzere kapıya yönelmiş. kapının kapanmasından korkan ama aynı zamanda bay i. tarafından itilmeyi hazmedemyen bay k. kapıya doğru hızlıca harekete geçip, kapı kapanmadan araya ayağını sokmuş. içeriye bay i.'nin ardından girmiş. böyle durumlar için sık sık kullanılan ifade ile bay k.'yı şeytan dürtmüş, merdivenlerden inmeye başlamış olan bay i.'yi yakalayıp kuvvetlice itmiş. sonra geri dönüp, bay u.'nun evine doğru merdivenlerden çıkmaya başlamış. bay i. sabahın bu saatinde yaşadığı bu olayın absürdlüğüni düşünmeden, rahat sıcak yatağına dönmek yerine bay k.'nın arkasından gidip, ona bir yumruk indirmiş. hemen ardından hızla kendi evine doğru yol almaya başlamış. ama bay k. durmamış, ona yetişmiş bir yumruk da o atmış. bu arada gün iyice ağarmaya başlamış. bay i. geri dönmüş, bunun altında kalması mümkün değilmiş, küfürleşmişler, itişip kakışmışlar. bu kısır döngü, sokakta hayatın yeniden başladığına dair kanıtlar kendilerini iyice gösterene kadar sürmüş. en sonunda itişip kakışmaktan yorulmuş ikili merdivenlerin ayrı uçlarına oturup nefes almışlar. birbirlerine ters ters bakmışlar. sorun o ki, ortalıkta ne onların kavgasına son verebilecek onları ayırabilecek birileri ne de kimin haklı olduğu konusunda yorum yapacak birileri varmış. inatlarından vazgeçmedikleri sürece orada saatlerce sürecek bir didişmenin içinde devam edeceklermiş. iki taraf için de durumun bu kadar net olduğu anlaşıldığından, biri aşağıya evine, diğeri yukarıya arkadaşına doğru yürümeye başlamış.
8 mart dünya kadınlar günü kutlu olsun!
hikaye için h.'ye teşekkürler...
Salı, Şubat 27, 2007
şubat'a düşen son post

çok uzun süredir aralıksız çalışmaktayım, yorulmaktayım. ama itiraf etmek lazım iyi geliyor. bir tür aidiyet ilişkisi de kuruldu işyerimdeki odamla benim aramda. son ödevimi, hafta sonu gidip orada yazdım, evde ders çalışmak yerine bilimum başka iş ile ilgilendiğimden. (olumluları önce yazalım da kızmasın gadjo :)) bir de güzel bir resim koyalım.
tamam resim biraz melankolik, ama olsun güzel. yeni bir oda arkadaşım var iş yerinde, daha başlayalı bir hafta oldu, bu süre içinde galiba sekiz kez ben istifa ediyorum, kardeşim bu ne böyle konulu bıdırlandı. ben güldüm tabi, artık tecrübelki olduk ya :)
ilk notum açıklandı 80 buyurmuş hoca. kızdım, neyse napalım, hoca milleti kaprisli oluyor. sadece iki derse gelmedim diye 20 puanlık devamdan 8 buyurmuş beyefendi . kızdığı işe girmem midir nedir? ona neyse.
başka başka işler de var tabi, bu arada meşgul olduğum ama sıkıldım kendimden pek yazasım yokmuş. artık mart ayında görüşürüz...
Salı, Şubat 20, 2007
Cuma, Şubat 16, 2007
Perşembe, Şubat 15, 2007
keşke
en iyisi orta dünyada yaşamayı istemek galiba. kötüler çirkin ve belirgin, iyiler güzel vs...
al işte bu da oldu şimdi de faşizan olduk...
Pazar, Şubat 11, 2007
me you and everybody we know
ama ilginçtir gerçekten bir aşk hikayesi tamamen bitebiliyormuş. bir insan eğer yaşama dair her şeyi bildiğini varsayıyorsa o zaman yanılıyormuş. malum olanı daha ne kadar yeniden ve yeniden keşfedeceğim, benim de bu konuda hiç bir fikrim yok. ama biraz şaşkın biraz saçma bir ruh haliyle keşfetmiş bulunuyorum ki, aşk biten bir şeymiş. ve bir kez nihayete erdiğinde onu diriltebilme potansiyeli katiyen yokmuş. ve bu aslında gerçekten bizlere yıllardır öğretilen katı gerçeğin en gerçek parçasıymış: her şey bir gün bitermiş. şimdi son cümle çok rahat aslında bu keşfin bende bir umutsuzluk yarattığı sonucuna götürebilir insanı. ama hayır tam olarak kastedilen bu değil . sadece şaşkınım epey şaşkınım.
bunları yazmak için bile bu kadar zaman gerekti. benm ya cidden bir terapiye ya da bu dünyanın tamamen değişmesine ihtiyacım var. neyse efendim görüldüğü üzere beş yaşımdan beri bana ısrarla söylenen dünyanın etrafımda dönmediği gerçeğini henüz kabullenememiş görünüyorum. ama en azından bunun gerçek olmadığını yani dünyanın etrafımda dönmediğinin farkındayım. ya ben çok yorgunum. yazmamak mı lazım bilmiyorum. yorgundan çok yıpranmışım demek daha doğru galiba. neyse efendim büyüme yolunda bir adım daha atıldı özetle. aşk bitebilen bir şeymiş kavrandı. üstelik benim gibi bunu kabul etmeme adına binlerce laf üretmiş, bir çok kez sadece bu saikle yola çıkmış ve aslında yaşamını bir yerde bunu kabul etmeme üzerine kurmuş bir insan için bile bitebiliyormuş. komik kısmı bu hikayenin tabi ki bunun tahmin edildiği kadar yakıcı ve acı bir gerçeği açığa çıkarmaması. aksine başka bir bakış açısıyla tam da aşkın bitebilir yeniden doğabilir bir şey olduğunun göstergesi olması. yani ya s. haklıysa...
yeni bir günlük sayfası açtmıştım aslında sadece alıntı olacaktı o sayfada ve başlangıçta çok iyi bir fikir gibi gelmişti. nedense elim gitmiyororaya. neyse efendim budur ruh halimin özeti: şaşkın kırgın ama umutlu...
Salı, Şubat 06, 2007
oğuz atay/ bir bilim adamının romanı ve günlükler
Günlükler'den
"Bana kalırsa sanat kalsın tarih denen şey. Bilim neye yarar ki, aldatmacadır yaşam gibi. Peki neden uğraşıyoruz, neden bu çabalama... Efendim bilim uğruna yapıyoruz. Peki şimdi bir an için bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra “bilim yoklaması” ve “yabancı dil sınavı” gibi engelleri aşarak doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için Gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünse de asıl zorluk doçent olmak değil eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için, daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli eğitim bakanının onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olman için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim adamı olabilir ve gene kurularda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır. Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yılardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”
bu da Bir Bilim Adamının Romanı'ndan
hatırlatma için a.'ya teşekkürler...
Cumartesi, Şubat 03, 2007
hepimiz travestiyiz...
16 Ocak 2007 Salı gecesi, Ankara'daki Kolej ve Bağlar Caddesi’nde yeşil bir Ford Taunus’tan inen kişilerce travesti ve transseksüellere karşı satırlı-bıçaklı saldırılar düzenlendi. Bu saldırılar sonucunda biri Pembe Hayat LGBTT Derneği´nin kurucu üyesi olmak üzere 4 travesti ve transseksüel yaralandı.
Bu saldırılar ilk değildi. Geçtiğimiz Nisan ayında Eryaman’da travesti ve transseksüellere karşı sistematik saldırılar yapılmış, pek çoğu yaralanmış, evleri talan edilmiş ve yersiz yurtsuz bırakılmıştı. Yine üç gün önce Etlik’te ve üç hafta önce Hoşdere Caddesi’nde benzer olaylar yaşanmıştı.
Pembe Hayat LGBTT Derneği son saldırılarla ilgili olarak Kaos GL ile Lambda İstanbul'un da destek verdiği bir basın açıklaması yayımladı:
Travesti ve Transseksüellere Karşı Sistematik Saldırılar Sürüyor!
16 Ocak 2007 Salı gecesi, yani dün gece Kolej ve Bağlar Caddesi’nde yeşil bir Ford Taunus’tan inen kişilerce travesti ve transseksüellere karşı satırlı-bıçaklı saldırılar düzenlendi. Bu saldırılar sonucunda biri derneğimizin kurucu üyesi olmak üzere 4 travesti ve transseksüel yaralandı.
Bu saldırılar ilk değildi. Geçtiğimiz Nisan ayında Eryaman’da travesti ve transseksüellere karşı sistematik saldırılar yapılmış, pek çok arkadaşımız yaralanmış, evleri talan edilmiş ve yersiz yurtsuz bırakılmıştı. Orada da olayların failleri yeşil bir Ford Taunus kullanıyordu. Bu saldırılar Ankara’nın çeşitli semtlerinde süregeldi. Yine üç gün önce Etlik’te ve üç hafta önce Hoşdere Caddesi’nde benzer olaylar yaşandı.
Sorulması gereken soru, bu saldırganların nasıl bu kadar pervasız olabildiğidir. Vatandaşlar olarak bizlerin de yaşam hakkı olmak üzere haklarını korumakla yükümlü kolluk kuvvetleri ve adli makamlara tespit edilmiş plakalar ve eşgaller bildirilmiş olmasına rağmen saldırıların devam etmesi, bu saldırılara göz yumulduğunun kanıtı. Hatta kolluk kuvvetleri ve adli makamların içinde bulunduğu atalet ve sergiledikleri ilgisiz tavır, saldırıların belli merkezlerden yönlendirildiğini akla getiriyor.
Biliyoruz ki; suça göz yummak, suça ortak olmak demektir. Bu yüzden buradan yetkilileri uyarıyoruz: Suç işliyorsunuz! Eğitim, çalışma gibi sosyal haklarımız gasp edildiği için zorunlu seks işçiliğine itilen biz travesti ve transseksüellerin toplumsal hayata eşit bireyler olarak katılması önündeki engeller kaldırılmadığı sürece de yaşanan bu tip saldırıların ve tüm hak ihlallerinin failleri olmaya devam edeceksiniz.
Hukuk herkes içindir ve herkes etnik kökeni, dili, dini, cinsiyeti, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği ne olursa olsun eşit haklara sahiptir. Salt cinsel kimliğimizden, yani travesti ya da transseksüel olmamızdan dolayı en temel insan hakkımız olan yaşam hakkımıza yönelik bu saldırılara karşı, adli makamlar başta olmak üzere her platformda mücadelemizi sürdüreceğiz.
Travesti ve transseksüel hakları insan haklarıdır. İnsan haklarına duyarlı tüm kişi ve kuruluşları mücadelemizde dayanışmaya devam ediyoruz.
Travesti ve transseksüel cinayetleri politik cinayetlerdir, katili biliyoruz!
Travesti ve transseksüeller vardır, alışın!
Değişmesi gereken bizler değil, toplumun önyargılarıdır!
Artık hakaret, taciz, tecavüz, dayak, gasp, ölüm ve şantaj korkusuyla yaşamak istemediklerini belirten travesti ve transseksüeller, her hafta Perşembe günü saat 19:00’da Yüksel caddesinde insan hakları anıtının önünde buluşuyorlar.
Cuma, Şubat 02, 2007
ben salaklığım ve memleket ahvali
"DEGERLI DOSTLAR,
BEYOGLUNUN UNLU TREVESTILERINDEN CANSU OLARAK
BILINEN ABDULLAH,
TINERCILER TARAFINDAN ISTIKLAL CADDESININ ARKA
SOKAKLARINDA
OLDURULDU. YARIN OGLE NAMAZINDAN SONRA CENAZESI
KALDIRILACAKTIR.
ANISINI TAZE TUTABILMEK ICIN, SIZLERI YARIN OGLE
NAMAZI ONCESI
BEYOGLU
CAMIINDE BULUSARAK "HEPIMIZ CANSUYUZ, HEPIMIZ
IBNEYIZ" DIYE
BAGIRMAYA DAVET EDIYORUM.
TURKIYE TREVESTILER DERNEGI BASKANI
YONCA"
şimdi belki okuyucuların büyük bir ksımına şu andan itibaren anlattıklarım hiç inandırıcı gelmeyecek, ama inandırıcı gelmeyenler de şunu unutmamalılar, insan sadece politik mesaj kaygısıyla kendisini salakmış gibi göstermez. evet gerçekten hızlıca okuduğumdan ve pek dikkatli olmadığımdan olsa gerek, bu olayın gerçekten yaşandığını düşündüm. a. feministtir kendisi, dedim kendime o bana söyler ankara'daki eylem ne zamanmış giderim. neyse kapattım pc'yi, çıktım dışarıya. dedim ya gitmem gereken bir yer vardı oraya gittim. arkadaşa dedim ki duydun mu böyle bir vukuat var ankara'da eylem ne zamandır. önce espri yaptığımı ya da politik mesaj kaygısı taşıdığımı düşündü tabi kızcağız. sonra dedi laia sende bir saflık olduğunu biliyordum ama bununla kendini aştın, o maili bir dikkatli okusana. ve evet jeton düştü, geç oldu ama oldu.
söylenebilecek o kadar çok şey var ki, ya da en güzeli açıp bir pankart "hepimiz ibneyiz" diye yürümek. adamlar o kadar zekadan yoksun ki, sanıyor herkes onun gibi homofobik, travesti karşıtı vs... değiliz anlamıyor musunuz? değiliz. bir gidin ya hakikaten. sizin söyleminizi size doğrultacağım: bir gidin uzak durun, bırakın da nefes alayım.
sevgili gadjo yorumunu bu vukuattan önce okusaydım, zaten meyilliydim dümeni inaya doğru kırmaya, hemen kırardım. ama şu an itibariylen inay epey uzakta gözüküyor...
ya da bilmem ki başka bir ustadan alıntı yapayım ben de "aklın kötümserliği iradenin iyimserliği"
ben işim ve memleket halleri
iş nedeniyle ankara dışına çıktım bu hafta. memleket hallerinin umut vaat eden kısmını tanımama vesile oldu bu gezi. eşme'de bir köyü inay köyünü ziyaret ettim. o ne güzellikti, oradaki insanların samimiyetini anlatabilmemin gerçek bir yolu var mı bilmiyorum, belki de hiç bu işe girişmeyip yolu geçenin oraya mutlaka uğraması gerektiğini söylemeliyim. ama yok her koşulda biraz anlatmam lazım. eşme'ye kurulan madene karşı bir araya gelmiş, 7'den yetmişe kadın erkek ayırmadan olabilecek her türlü yöntemle, (misal ankara'daki eylemde kefenlerle yere yatmışlardı bu yaz) ve bir saat içinde bir araya gelme ve eylem yapma yeteneğine sahip bir köyden bahsediyorum. köy kahvesinde girdiğimizde oyun oynayanların anaında oyunlarını bırakıp, türlü sorularla bizi terletmekten çekinmeyecek bir köy. (bir anektod: köylülerden biri sanki siz ankara'da yeterince birlik için de hareket edemiyorsunuz. bu sorun nasıl çözülür sorusunu sorduklarında dedim ki ankara'ya yerleşmek istemez misiniz? aslında diyemedim bunu, buranın yaşanabilirliğinden şüphe ettiğimden ama demeyi istedim.) öyle bir coşku vardı ki oraya giden ekipte, ama gel gör ki dönüş yolunda yaklaştıkça yaşam dediğimiz şeyi sürdürdüğümüz yere, iç sıkıntısı kendini göstermeye başladı.
ve memleket hallerinin iç karartıcı başka bir yönü. s. geldi diyarbakır'dan dün akşam görüşebildik. kendisi öğretmenlik yapar. anlatıkları o kadar çıkışsızdı ki hemen marx amcamızın "bir insan bir meseleyi sorun olarak tanımlayabiliyorsa onun çözüm olanakları da açığa çıkmıştır" sözünü söyleyip kendimi avutmak ya da en azından bu sözün bir şekilde gerçekliği yansıttığına inanmak istedim hatta hep birlikte istedik. uyuşturucunun 11 yaşındaki öğrencileri için nasıl olağan bir şey haline geldiğini, hatta okullarda kullanmayana nadir rastlandığını, öğrencilerinin % 80'nin derse göz altları mor kırmızı gözlerle geldiklerini, okulun önünde bir paket sigara fiyatına uyuşturucu bulmnın mümkün olduğunu, çocukların geleceğe ilişkin hiç bir iyicil duygularının olmadığını, şiddetin yaygınlaştığını, bir arkadaşına kendi apartmanında tecavüz etme girişiminde bulunulduğunu, ve daha bir sürü ürkütücü örneği anlattı. diyarbakır'da hali hazırda faaliyet gösteren onlarca derneğin para kazanma dışında bir amaçları olmadığını, olanların ise faaliyetlerinin oldukça sınırlandırıldığını anlattı.
bilmiyorum, bugüne kadar sadece kendi kişisel hikayemi anlatmak için kullandığım bu blogun içeriği değişti farkındayım, rahatsız olanlar varsa kusuruma bakmasınlar, bu galiba bir süre böyle devam edecek, zaten gündeliğime dair not tutacak pek bir şey kalmadı hayatımda.
Perşembe, Şubat 01, 2007
Ruh Halinin Tedirginliğiyle ÖZGÜR'lüğü Yaşayan Hrant Dink'e...
Çok olmadığımız kesin
Çok olan tarafta değiliz
Çok olan tarafta olmayacağız
Türkiye'de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
Gidip Almanya'da Türk olacağız
Hollanda'da Surinamlı
Fransa'da Cezayirli
İran'da Azeri
Amerika'da zifiri zenci olacağız
Çoğalan zencide mutlaka kızılderili
İsrail'de Filistinli
Köpeğin karşısında kedi
Kedinin karşısında kuş olacağız
Kuşun karşısında börtü böcek
Hakemler hep karşı takımı tutacak
Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
Çiçeklerden kamelya olacağız
Az kolumuzun tarafında
Solda olacağız
Bu itirazın ilk şartı
Solda da az olacağız
Devrimi çoğaltırken çünkü
Bir başka devrime hızla azalacağız
Bu da itirazın ikinci şartı...*
*Nevzat Çelik
Cumartesi, Ocak 27, 2007
Kertenkele Abdullah
| Yeniçağ gazetesi "Hoş gidişler ola..." başlıklı Cuma günkü yazımı manşetine taşıyarak "Ermeniye bak" başlığıyla Atatürk'e dil uzattığımı iddia etmiş, kendi algılamasından hareketle de durumdan vazife çıkartıp ırkçı saldırılarına bir yenisini daha eklemiş. Gerçi bu çevrelerin gözüne batmak için illa birşeyler yazıyor olmanız da gerekmiyor. Eğer Ermeniyseniz ve bu kimliğinizle varlığınızı ortaya koymaya çalışıyorsanız bu bile onlar açısından başlıbaşına isyan edilesi bir sebep olmaya yeterli. Alışmışlar bir kez ses çıkarmayan Ermeni'ye; şimdi Hrant gibi kendi kimliğinin onuruyla hareket edenler fena geliyor gözlerine.
Her neyse... Olan biten her anımsadığımda buruk bir acı hissettiğim yaşanmış öyküyü bir kez daha anımsattı. Paylaşmak isterim.
Yıl 1918, Süphan Dağı'nın eteklerinde bir köy. Zor kaçmıştı olan bitenden. Dar sığınmıştı Peltekler'den İsmail'in köyüne. Herkeslerin herkeslerden kaçtığı, herkeslerin birbirinin çaresizliğine sarıldığı yıllardı. Karışmıştı köylünün arasına yaşayıp gidiyordu işte....
Zararsızdı da Allah için. Ağılın bir köşesinde yuvalandığı karanlık sığınak, örme duvardaki iki taş arasındaki ince yarık kadardı sanki. Hani kertenkeleler olur ya o aralıkların ağzında... Hani bir ses duyarlar da birden dalarlar yarığa. Tam öyle işte. Gizlenerekten yaşar giderdi.
Arada bir günyüzüne çıkar, yüreği insaf tutanların yanına varır, harmanın ucundan tutar, dökebildiği kadar ter döker, iki dilim ekmek yer, sığınağına geri dönerdi. Toprağın kan kustuğu zamandı, her bir gayret ıccığ daha yaşamak içindi. Köylünün yanında yeni adı Abdullah'tı... "Allah'ın gönderdiği". Allah'ın unuttuğu bir delikte yaşayıp gidiyordu işte.
Ta ki Pelteklerden İsmail'in sondan üçüncü oğlu Memo duvar dibinde Abdullah'ı işerken görene kadar. İsmail, eğilmiş, ferfecir gözlerini dipten Abdullah'ın "İt ölüsü" çüküne dikmiş, hınzır hınzır kıkırdıyordu. Zıplamasıylan bağıra bağıra koşması bir oldu İsmail'in. "Koşun laaan" diye bağırıyordu İsmail... "Koşun laaan koşun, Abdullah'a bakın, vallah görmişem onunki kabuklu, onunki kabuklu."
Derler ki Abdullah'ın duvarın dibinden ağıldaki sığınağına kaçışı tıpkı bir kertenkelenin kaçışı gibiydi... Az sonra ağıla taşlar yağmaya başladı. Çoluğu çocuğu, genci yaşlısı toplanmış ağılı taşlıyorlar, "Çık ulan gâvur, kim olduğunu anladık, çık dışarı" diye bağırıyorlardı. Bir süre sonra bağırışlar yakınlaştı, ayak seslerine dönüştü. Ağılın kapısı açıldı. İlk giren her daim Abdullah'ı korumuş olan Pelteklerin İsmail oldu, ardından da öbürleri. İsmail ardındakileri durdurdu, bir adım öne atıldı. "Nerdesin lo Abdullah gel ki seni kurtaram, uzat elini".
İsmail'in eli Abdullah'ın uzattığı ele değdi değmesine ama birden irkilerek geri çekti. Uzattığı kanlı bir deri parçasıydı. İsmail ardındakilere döndü. "Hadin lan, bırakın garibi, çıkıyoruz." Rahat kodular ondan kelli sünnetli Abdullah'ı... Dokunmadılar bir daha.
Çocukluğunda kertenkele avlayanlarınız bilir. Uzanıp tuttuğunuzda sadece kuyruğu kalır elinizde.
Yıl 2004, Yeniçağ "Ermeniye bak" diye manşet atmış. Birileri yine kertenkele avına çıkmış besbelli. Ve ben şimdi - yanlış değerlendirilmesin ürktüğümden ya da sindiğimden değil elbet- kendimi "Kertenkele Abdullah" gibi hissediyorum, iyi mi? Mazur görün, sürüngenlik işte! |
11.10.2004 tarihli Birgün gazetesinden, Express dergisinin bu sayısındaki hatırlatma sayesinde alınmıştır.
Yine Express'in arka kapağından:
Bu yıl uzunca sürdü pastırma yazı
Dut ağaçları sarardıysa da
İncirler hala yeşil
Mürettip Refik'le Sütçü Yorgi'nin
Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına
Parmakları birbirlerine dolanmış
Bakkal Karabet'in ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni, çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına
Nazım Hikmet
Cuma, Ocak 26, 2007
Bir Güvercin Masalı
Bir adam varmış. Adam’ın bir bahçesi, bir de Köpeği varmış.
Adamın bahçesinde bir havuz, havuzda balıklar ve ağaçlar, çiçekler varmış.
Bir gün, bir Güvercin konmuş adamın bahçesine.
Adam, Güvercin’i görmüş, güvercin de Adam’ı görmüş.
Güvercin, balıkları, güzel çiçekleri ve çeşit çeşit meyve veren ağaçları da görmüş ve çok sevmiş bu bahçeyi.
Adam, Güvercin için önce hiçbir şey hissetmemiş. “Bir güvercin işte” demiş.
Ama bir süre sonra, Güvercin’in “cik cik” diye öttüğünü duymuş.
Adam, kulaklarına inanamamış bunu duyunca. Çünkü Adam’ın bahçesinde her şey sessizmiş. Balıklar sessizmiş, çiçekler sessizmiş, ağaçlar sessizmiş.
Bu bahçede bir tek Adam konuşurmuş. Köpeğe gelince o da sessizmiş çünkü o sahibinin kendisinden başka hiç kimsenin konuşmasından hoşlanmadığını biliyormuş. Köpekler, sahiplerini severler ve onlara çok sadıktırlar.
İşte bu Köpek de sahibini çok seviyormuş, ona çok sadıkmış, o neyi severse o da onu sever, o neye kızarsa o da ona kızarmış.
Ha ne diyorduk? İşte Adam, Güvercin’in “cik cik” diye öttüğünü, bir daha, bir daha öttüğünü duyunca çok sinirlenmiş.
“Nasıl olur da benim bahçemde biri benim dilimden başka bir dilde bir şeyler söyleyebilir?” demiş.
O andan itibaren de Güvercin’i bahçesinden kovmak için elinden gelen her şeyi yapmaya başlamış.
Ama Güvercin bahçeyi çok sevmiş bir kere ve gitmeye de hiç niyeti yokmuş doğrusu buradan.
Adam, Güvercin’i kovamayınca onu cezalandırmaya karar vermiş ve bir gece Güvercin uyurken yavaş yavaş yaklaşmış, bir çarşaf atıp üstüne onu yakalamış. Zavallı Güvercincik derin uykusundan uyandığında kendini Adam’ın ellerinde buluvermiş.
Çok kızgın olan Adam, onun iki kanadını da “çıt” diye kökünden kırmış ve “hadi bakalım öt şimdi de görelim cik cik diye” demiş.
Kopek de büyük bir sadakatle Adam’ın yanı başında durmuş, efendisini seyrediyormuş. Adam kızdığı için, niye kızdığını pek de anlamadığı halde o da kızmışmış Güvercin’e.
Zavallı Güvercincik kırık kanatlarının acısıyla tam cik demiş dememiş ki, Köpek bir hamlede atılıp onun incecik boynunu ısırıvermiş.
O günden sonra güvercinler insanların bahçelerine hiç konmamışlar Asya’cık. Onlar hep büyük kubbelerin önündeki ve büyük çınarların altındaki meydanlarda-o da toplu olarak gezmişler… Çünkü ne olur ne olmazmış Asya’cık.
Not: Adam’ın adı Talat, Güvercin’inki Hrant’mış. Köpeğin adı masallarda olur ama tarihte olmazmış.
Sena Adalı "
Bu masalı gadjo'nun blogundan aldım: http://sinerama.blogspot.com/
Pazar, Ocak 21, 2007
Çağrı
Sevgili Delal,
Sevgili Arat,
Ne soyleyecegimizi bilemiyoruz. Sizin sevgili babaniz, bizim sevgili
abimiz, Hrant Dink’in samimiyetine yakisir bir samimiyette, bu buyuk
kaybımız karsısında sizi teselli edecek gucte, sozler bulamiyoruz,
sadece cok utaniyoruz…
Milliyetci soylemlerle kodlandigimiz okullarda ogretmenlerimize
yeterince itiraz edemedigimiz icin utaniyoruz…
Babaniza vatan haini diyenlerin alkıslandıgı universitelerde
okudugumuz icin utaniyoruz…
Gencler arasinda, internet gruplarinda yukseltilen milliyetci-
ulusalci dalga karsisinda duramadigimiz icin utaniyoruz…
Sevgili babaniz mahkemelerde linc edilirken yaninda olamadigimiz icin
utaniyoruz…
Babanizi koruyamayan devletin vatandaslari oldugumuz icin utaniyoruz…
Buralardan gitmeyi dusundurecek kadar uzerinize gelinirken, sizlere
dostluk ve kardeslik gosteremedigimiz icin utaniyoruz…
Simdi, bu utanc duygusundan biraz olsun kurtulmak icin Sali gunku
cenaze toreninde yaninizda olup acinizi paylasmaya calisacagiz.
Aynı duygular icindeki tum genc arkadaslarimizi Sali gunu saat
11.00’de Agos gazetesinin onunde Sera, Delal ve Arat’in yaninda
olmaya davet ediyoruz…
Bu bir çağrı mailidir. Düzenleyenleri tanımıyorum bana de mail ile ulaştılar imza atmak isteyenler
yildirayo(at)yahoo.com adresine mail atabilirler.
Cumartesi, Ocak 20, 2007
Sorular
Cuma, Ocak 19, 2007
HEPİMİZ HRANT DİNK'İZ HEPİMİZ ERMENİYİZ...

Nora Nare Hoy Nare 28/12/06
Yurttaş olmak" başlıklı yazı dizisine devam etmek ve "Kürt sorunu" gibi sert konularda samimi düşüncelerimi ortaya koymak borcum olsun.
Ancak izin verin bu hafta aynı günlerde çakışan Yeni Yıl'ın, Noel Yortusu'nun ve Kurban Bay-ramı'nın hakkını vereyim ve nispeten özel, nispeten hafif bir denemeyi siz dostlarla paylaşayım. ***
İşte yine yeni yıl heyecanının getirip dayattığı "Zaman", "Hız" ve "Değişim" denkleminin baskısı altındayım.
Hemen her yılbaşı olduğu gibi karmaşık duygular içindeyim.
"DeğişinTi "Zaman"a bölüyor "Hız"la çarpıyor sonunda da "Elde var sıfır, elde var sıfır" diye hayıflanıyorum.
Niye ki "DeğişinTin "Hız"ına hiç ama hiç yetişemiyorum.
***
Şunun şurasında daha 35 yıl önce tanışmamış mıydım o dönemin en ilerlemiş teknolojik aleti olan siyah beyaz televizyonla.
Şimdi ise iletişim ve bilişim marketlerini dolduran binbir çeşit yeni teknolojik ürün var adını, işlevini ve nasıl çalıştığını bilmediğim.
Öylesi bir çağda yaşıyorum ki o çağın getirdiği nimetleri ve değişimleri yakalamaktan acizim.
Kullandığım aletlerin bir iki fonksiyonunu anca becerebiliyorum, var olan diğer sayısız fonksiyonundan ise bihaberim.
Değişimi görebiliyorum... Değişimi farkedebiliyorum ama hepsi o kadar... Ona ulaşmak ne mümkün!
Ta ki bir yerinden yakalıyorum, o zaten değişiyor. ***
"Değişim" hangi "Zaman"da bu kadar "Hız"la
aktı yarabbim.
***
Çok şükür ama, imdadıma yetişen bir buçuk yaşındaki torunum "Nora"m var.
Kendisine aldığımız onca öğretici, onca eğitici hatta onca cicili bicili çocuk kandıran oyuncaklara inat, o kendi yarattığı teknolojik oyuncaklarıyla yakalıyor benden kaçan hızı.
Nora'yı gözlediğimde "Zaman", "Hız" ve "Değişim" denilen denklemin cevabının sıfır olmadığını görebiliyorum.
Denklemi ben çözemiyorum ama birbuçuk yaşındaki Nora çözüyor. Nerede varsa teknolojik bir düğme, Nora'nın parmağı onda! Kâh buzdolabında, kâh fırında... Kâh telefon tuşunda, kâh televizyon kumandasında.
Teknoloji ve onun değişim hızı belki benim kuşağıma hatırı sayılır bir nanik yaptı, bizim kendisine ulaşmamıza zaman olarak fırsat tanımadı, diğer bir deyişle elimizden kaçtı ama görüyorum ki Nora'dan
kurtuluşu yok.
***
Üstelik torun "Nora" yalnız da değil, yakında ikinci torun "Nare" de geliyor.
Gerçi ben "Nare" diye erken ötüyorum çünkü babası başka isimde ısrarlı. "Karuna" diye bir isim uydurmuş... "Karun"un (Bahar) ardına bir "a" ekleyip femi-nen yapmış, kendince yeni bir kız ismi üretmiş. "İlle de Karuna olacak" diyor.
"Sen Nare"yi nereden uydurdun?" derseniz...
Nareg'den... Kadim Ermeni isminden.
Nareg'in "g"sini kaldırın olsun size feminen bir isim.
Zaten ilk mucidi de ben değilim... Ermenistan'da çokça kullanılan bir isim.
Ama pes etmiş değilim... "Babiklik" (dedelik) hakkım var ve "Nare" koydurmak için her türlü entrikaya başvurup, elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım.
Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım.
Nora'yı ve Nare'yi birlikte severken "Nora Nare hoy
Nare" diye halay da tutacağım. ***
"Zaman", "Değişim" ve "Hız" denklemini torunum ve kendi üzerimden sorgulamam boşa değil elbet.
Ona baktığımda, çok daha net anlıyorum "DeğişinTin ve "Zaman"ın "Hız"ını.
Sadece teknolojinin değil onun hızına da yetişemiyorum artık.
Çok çabuk büyüyor, çok da çabuk öğreniyor.
Bütün ayrıcalıklar ona.
O artık bütün ilgimizin üstünde yoğunlaştığı tek merkez.
Öncesinde oğluma misafirliğe giderdik şimdi "No-ra'ya gidiyoruz". Ya da hanım müjdeyi verip eve erken gelmemi istediğinde oğlum ya da gelinim değil sanki gelen... "Noralar geliyor".
Öylesine ayrıcalıklı ki bugüne değin bir tek eşim bana "Çutak" (Keman) diye takma ismimle seslenirdi, şimdi o da başladı.
Eşimle aramızdaki özel ilişkimize balıklama girdi.
E vallahi de hoş geldi.
Gerçi tam "Çutak" diyemiyor "Tutak" diyor ama...
Bana doğru koşup bir "Tutak Babig" deyişi var ki değmeyin keyfime gitsin.
O an işte intikamımı almış hissediyorum bana nanik
yapan "Zaman"ın ve "Değişimin" "Hız"ından.
***
Hanenizden torunlar eksik olmasın dostlar.
Hadi bu yılın başında onların "Genatsı"na (Varlığı-na-Şerefine) içelim. İçelim ve çabalayalım ki onlar mutlu olsunlar, acı çekmesinler.
Ne demişti Ermeni ozan Tumanyan...
"Abrekyereğek payts mez bes çabrek."
"Yaşayın çocuklar, ama bizim gibi yaşamayın."
anı
Perşembe, Ocak 18, 2007
Salı, Ocak 16, 2007
esinti no bilmem kaç
galiba spinoza'yı anlamaya başlıyorum ve anladığım kadarıyla onu büyük bir şevkle takdir ediyorum...
Pazartesi, Ocak 15, 2007
olanlar bitenler...
açıkcası pek yeni bir haberim yok, derslerimden biri bitti, sadece ödev yazma işi kaldı, diğeri ise tüm hızıyla devam etmekte. tabi derslere gitmeme izin veriliyor iş yerinde, hatta geçen hafta ek derslerle 12 saat okuldaydım. dergi çıkarmamız gerekiyor onun işleri var bir de. neyse ki ö. sağolsun beni hiç bulaştırmadı onlara, sadece arada destek atıyorum, kızcağız tek başına yüklendi. aaa bir haberim daha var. ç. de doktora bursiyeri oldu, bir özel üniversitede. işte böyle, evet ya yetişkin dünyası pek matah değilmiş :)
Çarşamba, Ocak 10, 2007
hindistan'a kurulan çağrı merkezleri türkiye'ye kurulsun mu? bu sayede ülkemiz kalkınır mı?
ps: efendim görüldüğü üzere mevzu beni epey kızdırmış, elimdeki işler bir gün biterse, ya da ocak ayı hayırlısıyla nihayete ererse ayrıntılı bir özet yapacağım elbette, merak edenler için.
Perşembe, Ocak 04, 2007
hoşgeldin 2007
2007 sağlıklı mutlu ve huzur dolu geçsin hepimiz için...
Cuma, Aralık 29, 2006
flaş flaş flaş şok haber son dakika flaş flaş flaş
ps1: bu satırlar doliciğimin bürosunda yazılmıştır.
ps2: alimunyum folyo'nun vaat ettiği biber turşusu, ve kendileri henüz görünmediler.
Çarşamba, Aralık 27, 2006
ah keşke
ben bunları yazarken çok ilginç bir davet aldım: istanbul'da yılbaşı kutlaması... anlatacak mevzu mu çıkacak ne? :)
post no:61
Çarşamba, Aralık 20, 2006
istanbul seferinin hazin ama tanıdık sonu
batı cephesinde değişen bir şey yok ...
Pazar, Aralık 17, 2006
esinti

"o zamandan beri hayat bir tür oyun gibi geliyor bana. çözülemeyecek hiç bir sorunun olmadığı, sorunlar yoğunlaştığında ise başka bir oyuna geçmenin mümkün olduğu..." annemin şu anda evde misafir ettiği arkadaşı bu cümlelerle bitirdi anlattıklarını. bir hafta önce nerdeyse bir tırın altında kalıyormuş arabası, kendisi de içindeyken. kendimi bildim bileli annemin hayatında olan bu her daim bakımlı her daim rejimde (annemin böreklerini yememeyi başarmış az sayıda insandan biridir kendisi.) teyze, hapur hupur yiyiyor bunları anlatırken. annemin öbür misafiri şu anda rejimde olan ise şaşkınlıkla biraz da anlatılanların etkisiyle bir dilim daha börek yemeyi reddetmenin verdiği pişmanlıkla dinliyor onu. hiç ölümden dönmedim. ama oyun gibi görmek olanı biteni, tanıdık geldi.
resimin adı: yalnızlığın etkileri
Cuma, Aralık 15, 2006
olanlar bitenler esintiler alıntılar vs....
ders çalışıyorum sınav için. acaba ne sorulacak merak içindeyim. gerçi, bu kadar geniş bir alanda ne çalışacağımı şamşırmış vaziyette dolanıyorum daha doğru bir ifade olacak. hiç bilmediğin konudan soru çıksa bile sen mevzuyu bağlarsın gibi destekleme amaçlı kurulan cümleler ise tam tersi etki yapıyor, zira şu kafa karışıklığı ile ayakkabılarımı bile bağlayacak durumda değilim, işin aslı. neyse efendim gidilecek görülecek. ama şayet 2006 yılının içine bir de istihdam sorununu çözmeyi de eklersem, bu yılın beni 1 yıldan çok daha fazla -5 yıl olabilir- yaşlandırmış olması gerçeği tartışılmaz bir şekilde üçüncü kişiler tarafından da kabul edilecek. her durumda 2006 yılının son ayında olmak bana iyi geliyor. her kötü şeyin biteceğine dair çocuksu inancımı doğruluyor. esintiler kısmını burada kesip olan bitene geçeyim madem.
noldu? pek bir şey olmadı, ç. de başka bir üniversitede kadroya bşvurdu o da 2006 kadrosu yani bu ay içinde belli olacak. bir bakımışız bizim ortamın kadim işsizleri iş bulmuş, yılbaşına öyle girmiş. ne güzel ama yine buruk. ya da en azından şehir değiştirmekle yüzyüze olan bendeniz açısından.
alıntı yapmaya ise üşenmekteyim şu an itibariylen.
Çarşamba, Aralık 13, 2006
alıntılar
"kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amaca ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır. her koşulda onları bir arada tutan şey yaşama nefreti, ve hayata karşı beslenen hınçtır." deleuze "spinoza pratik felsefe"
"yaşamıyoruz, sadece yaşamın bir benzerini sürdürüyoruz, sadece ölümden kendimizi nasıl sakınacağımızı düşlüyoruz, ve bütün hayatımız bir ölüm tapıncı." spinoza
Salı, Aralık 12, 2006

özet yapmak lazım mevzular yine birikti. istanbul'da bir kadro açılmış bunu öğrendim çarşamba günü. cuma son günmüş başvuru için. her daim mevcut karamsarlıkla zaten alınacak bellidir, gitmeyeyim diye düşünürken, perşembe sabahı ders arasında f. ile sohbet ederken f. boşver be laia git ne kaybedersin gezmiş olursun dedi. bunun üzerine ikna olup hemen bilet ayırtıp, kardeşi muhtara göndermek suretiyle evrakları tamamlayıp atladım trene.
sabah 7.30'da haydarpaşa'da trenden indiğimde sisli bir hava karşıladı beni. malum her ankaralı gibi istanbul'un belirli yerlerini bilmekteyim, ve tabi ki acil durumlarda alternatif yollara dair bir fikrim yok. önce bildiğimiz yolu yani vapur ile eminönüne geçemye denedim , vapura da bindim hatta. ama indirdiler sis nedeniyle seferler iptal diyerek. ve ufak çapta bir macera başladı. neyse efendim uzatmadan gideceğim yere dört saatte gittim ve bu arada aklımda düzenli alarak dönen "ya olursa nasıl yaşayacağım ben buralarda" düşüncesiydi. başvurdum, gezdim, a.yı bekledim. u. ile tanıştım, ertesi gün f ile ı. da geldiler b. ile ö. zaten oradalar, onlarla içtik, gezdik, bol miktarda yedik vs... dün sabah geldim yeniden toplantı a'nın doğum günü, geçti gün.
yoksa 28 yıllık ankara macerası sona mı erecek? ürktüm ya ben. aslında san fransisco resminden ziyade daha önce kullanmış olduğum şaşkın ördek yavrusu bu gündem için daha uygun olur gibi geliyor. ama bu resim de pek güzel. bakalım bakalım.
Çarşamba, Aralık 06, 2006
Salı, Aralık 05, 2006
serseri mayın ve temas ettikleri

dün m.'nin tez jürisi vardı, ona gittim. bu kadar geç vakte kalmış olmasından da anlaşılacağı üzere, pek titizlenilmiş bir tezdi söz konusu olan. bu titizlik malasef sadece tez yazarının hassasiyetlerinden kaynaklanmamakta, en az onun kadar tez yazarının hocaları ile kurduğu ilşkilerin kurbanı olmasında da kaynaklanıyordu. neyse efendim bildik hikaye işte: yaptığının arkasında durmazsan, üstelik karşındaki statükolar üzeriden hayatla ilişkileniyorsa, üç farklı danışman ile yazdığın dolayısıyla üç kez yazdığın tez, birden üzerinde çalışılması gereken ama madem yazdın hadi geçirelim diyen küçümseyen bakışlarla son bulur. hoca milletini ne anlamak ne de anlatmak mümkün zaten. bundan dolayı onları anlama uğraşından didişme uğraşından vazgeçerek anlatayım efendim. geçti ama buruk geçti yani jüri, sonra zaten kafası bozuk bir insan olan biriyle olduğunun ayırdına varan m. devam edip benim eskiden dahil olduğum birilerine dair sıkıştırnaya devam etti beni. bu ne demek? valla daha açık yazmam pek mümkün değil mevzunun üzerinden atlıyorum.
efendim istihdam olanaklarından birinden dahi haber çıkmamıştur. başka işler vardır yapılması gereken ama can istememektedir. bir dakika o kadar depresif değilim şu an itibariylen sadece işte nedir ki hayatınla ne yapacağını bilememe hali. günceye geri dönelim.
bir sürü insanla karşılaştım dün. mesela jüri sonrası ç. ordaydı onunla üç beş ettik. tanıdığım en tuhaf insanlardan biri aslında ç. ona dair hep bilmediğim bir türlü anlayamadığım bir boş alan olacak galiba. tarih ne tuhaf şey allahım, bazen kötü yazılmış abartılmış bir senaryoyu oynuyor gibi hissediyorum kendimi. zaten çocukken küçükken ah belinda dan pek etkilenmiştim. normaldir. neyse yanımda m. çıktık okuldan epey çenemi düşürdü tabi m. tipik meraklı raziye işte. sonra çay kahve muhabbet tespit vs. ardından tuhaf bir toplantımsı. çıktım eve gitmek gerekiyordu aslında babamun doğum günüydü, ama hediye falan ayağına asıl olarak eve gitme isteksizliği ile dolandım, bu arada c. ve b. yi gördüm, f.ye uğramaya karar vermiştim aslında neyse işte ayak üstü geyik çevirmece falan. sonra f yoktu yerinde, çıktım kitap bakayim babanın sevdiği bir şey bulurum belki düşüncesiylen kitapçıya gittim. o. oradaydı, alamamışlar festivalde ödül, bozulmuş ama inatçıymış vs... o kadar tuhaf bir muhabetti ki benim açımdan neyse tuhaf ama çünkü yok yani nasılsının ötesi düne kadar. neyse ilginç olan buydu güne dair olarak sanırım. yani serseri mayın misali ortalıkta dolanırken temas ettiğim diğer mayınlar (ben bunu başlık yapayım en iyisi)
neyse içerde bir başka o. vardı, sınıf arkadaşım kendisi ama pek konuşmazdık neyse bir saat kadar da kendisiyle şuydu buydu yaptıktan sonra bana bir kıyak yapıp bulamadığım bir kitabı buldu babamıza aldık tabi. ( baba da ayrı bir arıza ama tahlil yapılamayacak kadar arıza olduğundan kapsam dışı bırakacağım kendisini.) neyse sonra m. ile bu başka m. karşılaştık bıdır dıdır vs, sonra kafası olabildiğince karışıka., ve onun mutluluğunun huzuru ile günün dışarıda geçen kısmını kapattık. evde de baba arıza ya çocuk gibi sevindi kitaba, ben bir kez daha şükran duygularımı ilettim içimden o.'ya.
resimin konumuzla ya da herhangi bir şey ile alakası yoktur. senaryo yazarı sapıttı ben ne yapayım? böyle eski zamanların siyah beyaz görüntüleri pek bir huzur dolu geliyor bu aralar. hiç bir rasyonal argüman olmadan üstelik. hakikaten senaryo yazar olsa ya da olmaması mı daha iyi bilmiyorum
(önemli not: alegori yoktur bildiğiniz senaryo yazarından bahsetmekteyim.)
Cuma, Aralık 01, 2006
işte tüm soruların cevabı
mahmut hoca habamam sınıfı yetişkin olmak vs...
az önce tvde habamam sınıfında mahmut hoca'nın kötü öğrenci yoktur, kötü veli vardır söylevini izledim. mesajımı aldım geldim oturdum pc başına. evet efendim hatta demokrasi açığı da yoktur az vokta vardır. uzatalım: anlamamak isteği yoktur, fazla ciddiye almak vardır. çocuk kalmak yetişkin olamamak ve diğerlerinin konumuzla ne alakaları olduğunu, hatta konumuzun ne olduğunu dahi bilmemekteyim şu an itibariylen. kızgınım ama neye ya da kime pek emin değilim. tüm bunların yaşanmasına kapı açtığım için kendime mi, bunların yaşanmasında bir taraf olmamı bekleyen kişiye mi, yoksa az votkaya mı bilemiyorum. dünden beri yeniden idrak ettiğim bir şey var ki o da şu: aynı okulda üst üste iki yıldan fazla vakit geçirmemek iyi bir şeymiş, saygı duyulanların bu saygıyı ne kadar hak ettiklerini sorgulamadan, hayata dair bir inançla yaşıyormuşum. hayatımda ilk defa aynı okulda dördüncü yılımda bulunmaktayım ve tadı kaçmakta. görünen o ki bir yolunu bulup ben de kaçmalıyım.
ya bilirim bir şeyin idealize edilmesi her daim sorunlu eksik bir kavrayıştır. dışarısı gerçekten yoksa bunun bilincinde olunca hayal kırıklığı cümleleri anlamsızlaşır vs... ortak iyi güzel ve huzurlu yaşama inanmak istiyorum ve saflık ediyorum tamam peki öyle olsun, üstüme gelmeyiniz, sıkıldım, kızgınlığım da geçmeden yazmamalıyım sanırım.


















