Cuma, Mayıs 02, 2008

yaşasın bir mayıs!















Tüm mümkünlerin kıyısında, toprağımızın, havamızın, suyumuzun, kısaca yaşamımızın kâr döngüsünün sürdürülebilirliğine rehin bırakıldığı bir çağda yaşıyoruz.Var olan her şeyin, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, gıda krizinin dahi alınıp satılabilir hale getirildiği, alternatif yaşam şekillerinin bankalarca, çok uluslu şirketlerce gasp edilmeye çalışıldığı çağda, tarihin sahiplerinden, emekten ve doğadan ilham alarak haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Huzurunu ve toplumsal barışını yitirmiş, gelecek hakkında umutlarını tüketmiş halkların, kendi dışındaki diğerlerini düşman olarak görmeye kodlandığı bir süreçten geçiriliyoruz. Tüm dünyada aralıksız süren savaşlarla, insanlığın değerlerini ayaklar altına alanlara karşı, barış için haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Biyoteknoloji uygulamaları sonucunda tohumu denetim altına alan şirketler, binlerce yıllık evrim sürecini de denetimleri altına alıyorlar. Toplumların ve doğanın artık ve atık haline gelmesi pahasına geliştirilen politikalarla, dünya üzerinde binlerce insanı topraksız, ekmeksiz, mülksüz bırakanlara karşı haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Kâr döngüsünün enerji ihtiyacından dem vurularak, nükleer santrallerle, yaşamlarımıza göz diken nükleer uygarlığa karşı haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Doğamıza, yaşamlarımıza, umutsuzluk handikabında tutulmaya çalışılan varlığımıza sahip çıkıyoruz ve haykırıyoruz: Yaşam Bizimdir!

Açlığın, yoksulluğun, umutsuzluğun, kıyımın ve ölümün çağında, umudumuzu çoğaltmak, gelecek kuşaklara umut olmak için alanlara çıkıyoruz.

http://www.ekolojistler.org/

Pazar, Nisan 06, 2008

nükleer çağ






nükleer santral ihalesi başladı 24 eylül'de sonuçlanacak. konu ile ilgili bir tarama yaptım ve 1960'lardan beri akkuyu'da kurulmaya çalışlldığını, 1974'te ise sinop'un ilk kez dile getirildiğini öğrendim. yani 48 yıldır aynı yerler topun ağzındalar. o zamanlar yani 60'larda kanadalı şirket ve abd'li şirketler adaymış, şimdilerde yine kanada'nın abd'nin ismi geçiyor. nükleer santral, memleket topraklarında, güvenlik üzerinden de meşrulaştırılıyor.

bugün milliyetin foto galerisinde hiroşima fotoğraflarını yüklemişler. yukarda onların bir kısmı yer almakta. yıkıma, ölüme dur demenin vakti gelmedi mi?

Cumartesi, Nisan 05, 2008

çocuk istismarını durdurun


efendim dolicim beni sobelemişti, aslında fark etmiştim ama sonra yine aklımızdan çıkmış.

tuhaftır, ben 11 yaş öncesini neredeyse hiç hatırlamam, sebebinin ne olduğunu ben de bilmiyorum. ama o kadar küçük olmasam da clementine'i unutmadım, hatta clementine'nin bizim kuşağımız üzerinde yarattığı travmanın, yaşamın bu haliyle sürmesinde bir payı olduğunu düşünürüm. şarkısı da kulaklarımda. hatta ö'nün nişanı o müzik eşliğinde yapılmıştı, gergin ortam biraz daha gerilmişti :) neyse, çocukluğumuzdan hatırda kalan clementine'in resmi yukarıda şarkının türkçe sözleri ise aşağıda yer almaktadır.

meraklısına...

iyi geceler dolicimmm.

Clémentine , gözlerini kapadığında
Sen en iyi olanı tahmin edersin.
Clémentine, bizi mavi kabarcığının içine al
Bu çok tehlikeli olsa bile.
Yalnızca 10 yaşında iken
Her zaman daha büyük olmayı isterdik
Bir rüzgar darbesinin uçurduğu bir uçakla gitmek için
Orada ufuğa karşı
Küçük Clémentine gibi davranırız.
Çin gecelerini, okşayan geceleri hayal ederiz.
Ve Hemera size kollarını uzattığında her şey daha iyi olur.
Kötülük kaçar, kötülük uzaklaşır.
Clémentine, sen gece ve gündüz dövüşürsün
Hastalığa meydan okursun
Clémentine, seni terk etmeyeceğiz.
Ve bir gün her şey yoluna girecek.
Dünya gökyüzüyle çok güzel
Bu insana güneşin yanında yaşama isteği verir.
Pervanenin her dönüşünde, çığlıklar atarız, hayran kalırız
Kanatlara sahip olmak ne kadar güzel
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek
Hep birlikte dolaşmaya gidelim
Ve engel olunmadan dünya turu yapalım
Tanışmak istediğimiz o kadar çok arkadaş var ki
Clémentine bize yol gösterecek

Cuma, Nisan 04, 2008

nisan'a düşen ilk post

"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."
Albert Camus - Sisyphos Söylevi

doli, geçenlerde yine böyle döktürürken, içini kemirenleri, bu şekilde bir giriş yapmış. iyi yapmış... bu yazıya da uyar diye düşündüm. ya da aslında tüm metinlerimizin başına bu alıntıyı koysak, yazdığımız dilekçelere, ödevlere, makalelere vs... çok doğrudan bir (öz)eleştiri niteliği taşımaz mı? aa bak yine coştum.

evet efendim kendimizden sıkılma havasından jet hızıyla coşkun seller gibi akma havasına geçiş yaptık. somut bir sebep bulunamıyor açıkcası, geldiler yine özetle. aynı anda bin olasılık aklımdan geçiyor, ve tuhaf umutlu vs geliyor olasılıklar. yani tabi olasılık. yine anlaşılmaz cümleler kuruyorum belli oldu, bu da böyle kendi kendinle konuş yazısı olacak.

bir yolunu bulup, kendime daha uygun bir istihdam olanağı yaratmalıyım. daha uygundan kasıt: reflü olmayacağım. arada sırada yaşadığımı hissedevileceğim bir şeyler.

kolera günlerinde aşk filmini izledim geçenlerde, galiba ben de, roman uyarlamalarını bir türlü beğenmeyen beğenemeyen kategorisine giren bir tipim. romanlara dokunmayınnnnnn

öyle işte. bu da pörtledi içimizden, yeni işler lazım yeni işler...

Çarşamba, Mart 19, 2008

uzun süredir yazamıyorum hohohoho...

o kadar uzun süredir, oturup düşünmeye, orada burada gezmeye, sohbet etmeye vakit bulamıyorum ki, giderek daha çok robotlaştığımı hissediyorum.

ama tabi bu sürecin bana öğrettiklerine dair saatlerce ahkam kesebilirim, işte hegel okuyoruz ya, o da diyor ya: yanlış diye birşey yoktur. neyse ki bu dönemin temalarından biri "nietzsche" olarak belirlendi. yani artık başka tellerden çalacağız.

kendimden o kadar çok sıkıldım ki, bu cümlenin kendisi bile içimi bayıyor. ben ve ben ile alakalı her şey -görünen diyemiyorum, hegel elimi dilimi bağladı- manasız, kof vs... tüm hikayelerin "ben" ile kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırılması da bir patoloji galiba. keşke kendimde keşfettiğim tek patoljik hal bu olsa. bazı günler nefes alıp vermek dahil olmak üzere her tür yaşam belirtisi midemi bulandırıyor. ama uyuyor olmayı çok seviyorum.

hiç hissetmediğim kadar sıkıcı hissediyorum...

Pazar, Şubat 10, 2008

...

"çünkü suyun sesi, aşkın ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur."
...

"hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez bir yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. "bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek... acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak bir akıbet. fajat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak satıhta yüzmekti. "kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor gitme diye eteklerine yapışıyoruz. hiç bir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.
bu sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gib kabul etmiyoruz. " hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor.
ne ölüm var ne hayat var. biz varız. ikis de bizde . onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı. merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşle parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunlarınhepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.
yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık, çırpındığı çok basit şeylere kendi mudil ritaziyesini soktuğu için, süreyi toprağa düşen gövdemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun ortasında düşncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi."

ahmet hamdi tanpınar, huzur.

Çarşamba, Ocak 16, 2008

defne ormanı


Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.



Melih Cevdet ANDAY

Salı, Ocak 15, 2008

?

Pazar, Ocak 06, 2008

yeni bir yıl...

uzun süredir yazamıyorum cümlesiyle başlamanın bir alışkanlık haline geldiğinin epeydir farkındayım.

uzun süredir yazamıyorum. insan tuhaf varlık, kendi yarattığının kölesi olmada ise oldukça başarılı. zamanı isadan başlatıp, bir takım bölümlemeler yaratmak sonra da bunlar içinde dönmek, ve çıkamamak, zamansızlıktan yapmak istediği pek çok şeyi ertelemek, ve sonra kendisine göre tanımladığı zamanda yeni bir bölümlemeye adım atıldığından hareketle kutlamalar, umutlar, kavgalar, kırgınlıklar... buradan bakıldığında tamamiyle komik bir hikaye aslında hikayemiz.

hikayenin komik olması, onun bir parçası olduğumuz gerçeğini değiştiremeyeceğine göre, 2007'ye dair bir döküm yapmak istemekteyim. ne de olsa bu kayıt defteri benim için. sondan başlamak gerekirse, 2007 nin son saatleri, 2008in ilk saatleri yüksek ateş ve mide bulantısı ile geçti. o halde buradan tüm yılın böyle hafif hasta, halsiz ve bıkkınlık içerisinde geçeceğine ilişkin çıkarımların yolu açılabilir. ama tabi annemiz ve kardeşimiz yanında üstelik de hasta halde bu şekilde zırvalanırsa, kola ve bacağa gelen çimdik hak edilmiştir. oturduğu yerden baba da biz senin bilimle ilgilendiğini sanyorduk konulu bıdbıdlanır. böyle sabaha kadar hasta hasta söylenenlere yanıt verecek halimiz olmadan geçer.

2007nin son saatleri ve 2008in ilk saatleri üzerinden geleceğe ilişkin bir çıkarım yapılabilir mi bilmiyorum ama, o an hissettiklerim bir yılın özeti gibiydi sanki. evet 2007 herşeyden önce çok yorucuydu benim için. ama eski yazdıklarıma göz atıldığında 2006 da öyleymiş, ama zaten yukarıda kendi yaratttıklarımızın kölesi olmamız düşüncesi de bu sebeple yazılmıştı. ama 2007 yi 2006 dan ayıracak bir kriterimiz olduğunu söylemek mümkün. o da z. hoca -ki kendisi ile asıl olarak 2007 senesi içerisinde tanışılmış, sohbet etme ve tanıma imkanına erişilmiştir, bu anlamıyla 2007 yılını güzel kılan gelişmelerden biridir- ile yaptığımız bir sohbette, onun tarafından dile getirilmişti. z. hoca, akademik sistemin abkluklarının ve bizler üzerinde yarattığı baskıların büyük adaletsizlik olduğunu söyleyerek, bu hikayede bir yarar aramak gerekirse, akademisyen olmak isteyenlerin bir şekilde varlık sürdürme için başka işlerle ilgilenmelerinin zorunlu oluşunun onların akademik yaşamlarına katkı sağladığını dile getimişti. aylardan kasım idi. o anda bende değişenin ne olduğunu anlamaya başladım. çok yoğunum ve belli ki uzun süre böyle yaşayacağım, ama artık bakış açım oldukça farklı. ve kendine güven diye adlandırırlan, benden her daim uzak durmuş, davranış kalıbı, artık beni de ele geçirdi. bu olumlu mu yoksa olumsuz mu açıkcası kestiremiyorum. ama 2007nin bende bu yönde bir değişim yarattığını, kendine güvenen laia imgesinin o kadar uzağında durmadığımın farkındayım. tabi bunu anladığımızda, sennnett'in işin insan üzerindeki etkileri metni aklımıza geliyor. bir kez daha yaşamın ne kadar zor olduğu ile yüzleşiyoruz.

söz konusu metinde sennett der ki, artık keynezyen politikalar (bizdeki karşılığı ithal ikameci sanayileşme modellleri) terk edildiğinden beri, insan yalnızdır, ve her tür olumsuzluk, olumluluk, yaşadığı her şeyin sorumluluğunu tek başına taşır. bu o kadar zorlayıcıdır ki, kişinin neoliberal politikalar yüzünden işsiz kaldığı aklına bile gelmeyebilir. bu tekillik, yaşamın her anına işler, ve insanın ailesini, eşini, sevdiğini, dostunu da kapsar. yalnızca çocuklar söz konusu olduğunda tekillik düşüncesi anlamını yitirir. hatta bu "neoliberal" insan, çocuklarını birbirleri ile bağlı yakın ve sonsuz destek sağlayacak şekilde büyümesi için çaba gösterir. acaba aile gerçekten bir direniş odağı olarak okunabilir mi? bilmem.

2007ye ilişkin olarak başka bir şey şu anda aklımıza gelmiyor. yazıya başladığımdan beri kafamda dönen bir victor hugo cümlesiyle bitirmek istemekteyim.

"işte bu batan güneştir, bizim şafak dediğimiz"

Cumartesi, Aralık 08, 2007

havadisler...


ilk havadis: kimse 70 alamamış sınavda, mülakat yapmamaya karar vermişler. evet üzüldüm, mutsuz oldum. tuhaf ama kısa sürdü üzüntü halleri. sonra dün dersten sonra sınıf arkadaşlarımla içtik muhabbet ettik. pek güzeldi, hiç uyumadan sabahın 9.00'unda eve geldim.

bir de tabi asıl havadis: persepolis'i keşfetmem oldu sanırım. bugün saat 16.00 sularında uyandığımdan beri onu okudum. türkçeye çevrildi. minima yayınlarından çıktı. meraklılarına tavsiye edilir.

işin aslı pek yazasım yokmuş, hala uykum var. ama biz notumuzu düşmüş olalım. bir de marjane'yi kıskandığımızı itiraf edelim...

Salı, Kasım 27, 2007

...

kar yağacakmış bu yakınlarda. sabah tvde öyle dediler. dolicim bak yağarsa ikimize de iyi gelir. biraz böyle temizlik duygusu falan kaplar içimizi. sonra dışarı çıkarız, ankara'nın çamurlu sokaklarının bu duyguyu anında yok eder. sonra belki ufacık bir kar tümseği bulursak, caddelerin sokakların, arabaların izin verdiği kadar kartopu falan oynarız. iyi gelir yani kar yağsın.

dolicim...

Pazar, Kasım 25, 2007

gönderi no: 113

113. kez pc başında olanı biteni özetleme gayesiyle oturuyorum. yine mutsuzum, yine sinirlerim bozuk. üstelik aynı cümleleri daha ne kadar kurabileceğimi ben de kestiremiyorum. z. hoca ile geçen akşam ders sonrası yaptığımız sohbette dile gelenler, olabildiğince ağırdı. spinoza'nın penceresinden dünyaya bakmak hakkaten zor.

kardeşim ile bile iletişim kurmanın imkanları azalırken, ne için ne adına nasıl hala yaşamın sürdüğünü anlamakta güçlük çekiyorum. anlamıyorum. çok iş çok yol yenecek bir fırın ekmek var ortada, üstelik bayat. bu hafta sonu vaktimi hiç de inanmadığım hiçbir sonuç alacağımı düşünmediğim şeyler için çabalayarak geçirdim. ve sonuç yine sıfır. sıfıra sıfır elde var sıfır.

antik yunan'da sıfır yokmuş, bilinmiyormuş. bunu yeni öğrendim. oldukça etkileyici geldi bana. her ne kadar kadınlar ve köleler dışlansa da (işin aslı bu her ne kadar ile başlayan cümle kendisinden sonra söylenenleri yalanlıyor farkındayım, işte insan denen tür bu kadar acınacak durumda) tarih boyunca kamusallık fikrinin en yoğun ifadesini bulduğu bir dönemde sıfırın olmayışı ilginç, güzel. antik yunan kenti üzerine bir kaç paragraf yazmam gerekiyormuş, öyle buyurdu hoca. bunları yazsam mı? olabilir.

ben gideyim...

Çarşamba, Kasım 21, 2007

son haberler...

geçen gün h. ile birlikte bugüne kadar buraya yazıp çizdiklerimi okuduk. sonra hep mutsuz olmanın ne kadar yorucu olduğundan dem vurduk, ukalalık yaptık. ve son dönemde yazdığım herşeyin uzun süredir yazamıyorum cümlesi ile başladığını fark ettik. neyse efenim uzun süredir yazamıyoruz. malum yeni bir arş.gör. sınavı gündemimize girdi. sınav bugündü. üç adet doktora tezi konusu olabilecek nitelikte soru ile karşılaştım ve verilen süre üç saatti. yani bir arş. gör. adayından beklenenin 1 saatte doktora tezi yazabilme kapasitesi olduğunu öğrendik.

şimdi sınav taze nolur nolmaz beceremezsek, mülakata çağırmazlarsa bahanemiz cebimizde olsun, ki kendimize saldırıp yıpratmayalım. değil mi mirim? tabi.

ya kendimce br şeyler yazdım bakalım nasıl sonuçlanacak? buraya not düşmek anlamlı geldi son bir senedir yazdıklarımı okuyunca....

yani bir zamanlar yazdığım gibi kayıt tutlacak yaşananlar unutulmayacak. :)

Salı, Kasım 06, 2007

haberler haberler haberler...



önce kişisel olanlar: bizim okulda kadro açıldı, kardeş bölümde. sınav 21.11.2007 çalışmak lazım. ayrıca almanya'da doktora bursuna başvuruyorum... evet evet yine böyle bir radikal kararlar alma noktasına geldim. üstelik dün de bu ay maaşıma zam yapılacağı müjdelenmişti. :) ben hep derim biraz şanslı olsam hiç doğmazdım diye...

gelelim toplumsala: nükleer yasa yeniden meclis gündeminde göz göre göre memleketi yok etme konusunda kararlılar. karadenizde milyonlar çernobil sonrası kanser ile başbaşayken... hepimizin malumu devamını yazmaya gerek yok. bir kez daha 50-60 kişi bağıracağız nükleere hayır diye, onlar yapacaklar...

maskeleri mi hazırlasak?

Pazar, Kasım 04, 2007

2+2=açlık


uzun süredir doğru düzgün yazamıyorum bugünkü de kısa olacak. yukarıdaki başlık dünkü mitingde birilerinin elinde dövizdi, pek beğendim. dün anladım ki karamsarlıkta çevremdeki pek çok kişiyi aşmışım. kimle konuştuysam böyle bir kalabalık bekliyormuş. ama ben epey şaşkındım, beklemiyordum.

mitingten sonra kuaföre gittim, orada çalışan çocuklar mitinge gidenlere küfrediyorlardı. o kadar üzüldüm ki. biraz anlatmayı denedim, tartışmaya çalıştım, çokça yoruldum. sonuç olarak işimizin epey güç olduğunu düşündüm. ve bir yanıyla toplumsal aydınlanma diye sıkça ileri sürülen hedefi daha bir iyi kavradım sanki. bilmiyorum, hakkaten çok zor.

bu sabah da anne ve baba ile ufak bir didişme yaşadım dtp üzerinden... offff o kadar zor geliyor ki en yakınlarının ağzından o lafları duymak. halbuki 2+2=açlık....

Perşembe, Kasım 01, 2007

uzaklara giden bir arkadaştan






almanya'ya giden arkadaşımın yurduna film çekimi için gelmişler, o da bunları yazmış. :)

harika...

Perşembe, Ekim 25, 2007

olan biten & şimdiki zaman gelecek zaman


uzun süredir yazamıyorum, yoğunluk kelimesi de artık tanımlayamaz oldu halimi. neyse olumsuz cümleleri bir kenara bırakalım. "umut"umuz var her daim, işkenceyi uzatan cinsinden olsa da. yeni yeni fikirler, olanaklar, hepsi birden kafada dönüyorlar. son günlerde yaşananlara, evimin önünde gecenin ikisine kadar süren tekbir seslerine rağmen "umut" var, olacak, işkenceyi de uzatacak, ama öldürmeyen güçlendirecek...

bu kadar kesin cümleler kurduğumda ben de şaşıyorum bazen. kapitalizmin "yoksullaştırıcı" "yoksunlaştırıcı" "tahrip edici" etkileri arasında bağlantıları ifşaa etmek ve buna karşı, bir arada yaşama iradesini oluşturmak, örgütlemek, çoğaltmak gibi... ama söz uçar ya benim kesinliğim de biraz öyle. içim içimi yiyiyor, kızıyor, öfkeleniyor, sakin olamıyor, asla değişmez kurallara ulaşıyor, bunu dile getiriyorum. sonra bişi öyle ne bileyim dün yazdıklarım mesela, bir grup insan çaba gösteriyor bir şeyler için. sonra okulda bir basın açıklaması 15 kişilik, 150 polis karşıda. "barış hemen şimdi"

askerlik şubesine gidip, tecil belgesi teslim edecek arkadaş eşlik ediyor metroya kadar. henüz askere gitmemiş tanıdıklar düşüyor aklıma. gazetede ağlayan anneler... bu kadar zorlayıcı bir varlık sürdürme biçimi daha olmadı galiba tarihte.

bir sıcak yaz gününde f. "bu dünya hiroşima'yı nagazaki'yi auschwitz'i yaşadı. hiç kimse biz felaketin içindeyiz, neyi yanlış yapıyoruz demedi" o gün çok tartışmıştık. ben aksini iddia etmek zorunda hissedip, bir şeyler demiştim. şimdi bilmiyorum, nietzsche'nin haklılık payı olduğunu düşünüyorum sık sık...

yukarıdaki avcılardan biri olmayı alışveriş arabalarına mızrak fırlatmayı istiyorum, bazen.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

sesin hafifliği


bir ay kadar önce bu sayfadan, müzik istiyorum kardeşim konulu serzenişte bulunmuştum. hiç de haberdar değildim burnumun dibindeki dostların çabalarından. bana göre mükemmel zamanlama ile karşıma çıktılar. teşekkür ederim, ellerinize, emeğinize, dilinize, yüreğinize sağlık. ben çok konuşmayacağım sözü onlara bırakıyorum.

I
Bizim için İkibinaltı yılının Kasım ayında başlayan ve İkibinyedi yılının Haziran ayında tamamlanan bu sekiz aylık süre, albüm fikrini geliştirmeye başladığımız, kayıtlar alıp
heyecanlandığımız ve en nihayetinde umudumuzu kesip albümün hiç bitmeyeceğini
düşündüğümüz bir dönem oldu. Hiçbirimizin profesyonel müzisyen olmadığı ama hepimizin
ucundan kıyısından müzikle ilgilendiği "bir grup insan" olarak bu süreçte yapmaya çalıştığımız şeyin aslında, "albüm" denen metanın tanımını değiştirmeye çalışmak olduğunu fark ettik.

En başta, ortada bir "müzik grubu" olmadan, "beste denemeleri" yapmadan albüm
yapılabileceğini varsaydık. Türkü-barlarda sahne almadan da ortaya bir ürün koyma cesaretinin gösterilebileceğini düşündük. Prodüktörlere görücü demosu da hazırlamadık.

Ama bir albüm yaptık. Söylemeyi sevdiğimiz ve içimizden geldiği gibi söylediğimiz parçaların
kayıtlarından oluşan bir derleme...

Stüdyoda doldurulmamış olması, parasız yayınlanması, çoğu kayıtta çalgı eşliğinin
olmaması bizim için onun albüm olmamasını gerektirmiyor. Bilakis, işte tam da bunu
amaçladığımızdan bir albüm yapmış olduğumuzu düşünüyoruz.

II
Kayıtları amatör ortamlarda yaptık ve basit bir ev bilgisayarı aracılığı ile birleştirdik. Söyleyenlerin içlerinden geldiği gibi, mekanik bir diziye sıkışmadan söyleyebilmelerine sağlamak için metronomu ve kanal kayıt tekniğini kullanmadık. Böylece belki de müziğin olmazsa olmazı olan ama piyasa müziklerinde göremediğimiz aritmik yorumlar çıkabildi ortaya.

Duru insan sesleri ile birlikte gündelik hayatımızda karşımıza çıkan sesleri de derledik.
Hayatımızda maruz kaldığımız seslerin insan avazı ile birlikte toplumsallığımızı tamamladığını vurgulamak istedik.

III
Özetle, bu albüm ile, zaten bizim olması gerektiğini düşündüğümüz iki şeyi: sesimizi ve
toplumsallığımızı, piyasanın elinden kurtarıp kendimize döndürmeye çalıştık.

Yaşasın Tony Gatlif (filimleri bize, kayıt fikrini verdiği için), yaşasın Kardeş Türküler (halkların
müziğini sola taşıdığı için), yaşasın dijital teknoloji, paylaşım programları (topluma ait olanı
tekrar topluma kavuşturdukları için). Bunların yanında demeğe gerek yok ki zaten kahrolur kapitalizm.

Ses hafiftir, herkes havalandırabilmeli onu.

Sesin Hafifliği

Salı, Ekim 23, 2007

Genç Kürt Siviller Rahatsız!

Havva Ana’nın dünkü çocuk sayıldığı bu topraklarda doğduk. Üç gün aç kaldık üç gün meme vermediler bize. Hasta düşmeyelim diye. 90’lı yıllarda çocuk olduk, gözümüzün önünde yaşananlar ağır geldi bize.

Biz kim miyiz?

Biz bu coğrafyanın Kürt gençleriyiz. Şiddetle tek ilgimiz onun mağdurları olmamız. Türk gençlerden tek farkımız onlardan ayrı olarak sadece okuma- yazmayı değil Türkçe konuşmayı da ilkokulda öğrenmemiz. Yoksa ne kadar yoksulluğu varsa bu memleketin biz de çektik. Biz de Sezen Aksu’ya, Neşet Ertaş’a ağladık. Farkımız Şivan Perwer’e, Aynur Doğan’a da ağlamamız

Biz buraların Kürt gençleriyiz. Köylerimiz yakıldı. Küsmedik. Göç ettik, en kötü yerlerde yaşadık, en kötü işleri yaptık. İsyan etmedik. Akrabalarımız faili meçhul cinayetlere kurban gitti, intikam peşinde koşmadık. Üzerimize bombalar atıldı, hukuktan başka bir şey istemedik.

Biz buraların Genç Kürt Sivilleriyiz. Siz acının sadece bir tarafını biliyorsunuz. Biz her tarafını.

Bir taraftan en büyük asker bizim asker tezahüratları ile havaya atılan gençlerin tabutları dönerken evlerine, bir taraftan da evinden çıkalı yıllar olan, bir gece yarısı sessiz sedasız gömülen gencecik insanların hayatları tükenirken bu bayram arefesinde, bizim geleceğimiz için gencecik insanları öldürme emri verenlere bizim de söyleyecek bir çift lafımız var.

Bu tavırlarınız hangi akla, hangi mantığa, hangi vicdana ve de en önemlisi hangi ahlaka sığıyor.

Bu ülkede yaşayan ve barış isteyenlerin elini yine yeniden zayıflatmaktan başka hiçbir anlamı olmayan bu hareketinizi bizim özgürlüğümüz için mi yaptığınızı düşünüyorsunuz. Kürtlerin geleceği için karanlık ilişkilere mi dalıyorsunuz?

Siyasetin havası esecekken bu ülkede, mecliste iken temsilcilerimiz, üstlerinde hükümetten, askerden, derin devletten, ya sev ya terk et diyenlerden baskı olsa da biz arkalarında duruyorduk kendi fikirlerimizle, kalemlerimizle; konuşarak, dokunarak, değerek.

En son Beytüşşebap’ta neler olduğunu bu ülkede aklıselim insanlar tam da öğrenecekken ve buna karşı bir duruş gösterecekken, silahtan başka çözüm istemeyenlerin, güçlerini kandan, gencecik askerlerin kanından alanların eline çok güzel fırsat geçti sayenizde. Kararttığınız sadece 13 hayat değil ayrıca bu ülkede açığa çıkmayı bekleyen derin devletin ve savaş güçlerinin çıkış yolunu da kararttınız.

Kürtçe ve Türkçe ağıtlar yakan analarımızın göz pınarlarını kuruttunuz bu bayram arefesinde.

Mağdur insanlar zalimleşmeye başladığında o zaman yeni mağdurlar yaratacaktır değil mi? Siz de biz Kürtlerden zalimleşmemizi mi istiyorsunuz? Bu mu bu ülkedeki derin güçlerle ortak paydanız.

Ne Beytüşşebap’taki karanlık katliamı unutacağız ne Şırnak’taki o askerleri. Aynı Şemdinli’yi ve terörist diye adlandırılan Diyarbakır çocuklarını unutmadığımız gibi. Biz zalimleşmeyeceğiz. Ne mutlu Türküm demeyenlerin de mutlu olabileceği bir Türkiye için bizlerden beklenen sağduyuyu göstereceğiz.

Tercihimizi yaptık. İlle de beraber yaşayacağız! İlle de bir arada yaşayacağız! Çünkü biz biliyoruz ki bu hayat ne Kürtlük ile geçer ne de Türklük ile.

Sözün bittiği yerde değil başladığı yerdeyiz. İnsanların yaşadığı yerde söz bitmez çünkü.

Ölmek değil, yaşamak istiyoruz.

Susmak değil konuşmak istiyoruz.

Birileri bu ülkede, adaleti, vicdanı ve insanlığı ayaklar altına alarak çevremizi kirletebilirler ama biz Genç Kürt Siviller kendi kapımızın önünü her zaman temiz tutacağız.

Zaten bu ülkede Kürtler ile Türkler birlikte yaşayamayacaksa batsın bu dünya!

Genç Siviller

Salı, Eylül 18, 2007

bir haftalık yemekler










bunlar bana mail olarak geldi kaynak gösteremeyeceğim.

post (ya da google türkçesi gönderi) no: 105




bu resimleri ben şuradan buldum. amcamın adı Yann Arthus Bertrand. olanağı çokmuş falan diye bok atasım geldi kendisine. paylaşayım istedim.

doli'ye özel ps: bak link verdim. ;)

Cumartesi, Eylül 15, 2007

işte böyle ara sıra...

şimdi bu blogger yaptığı iş değil, başlık atmanın ciddi bir kriz yarattığı bünyede, yediği naneye bak. adamlar bir de "etiket" ler çıkardı. yok kardeşim istemiyorum böyle bir sınıflandırma, sınıflandır sınıflandır nereye kadar. bir yanıyla da bu yazıları kendim için yazıyorum kardeşim ne için kendimi sınıflandırayım. bu kadar da yüzeysel bir ilişki biçimi istemiyoruz kardeşim. "bakayım ilgi alanlarına okuyayım bloguna ona göre devam edeyim, ya da etmeyeyim" bu kadar seçici bir yaklaşım istemiyoruz. ve evet efendim aslında başka bir şey yazacaktım buraya ama aşağıda etiket seç lafını görünce delirdim. aslında delirten şeylerden biri de bu ilk sayfada şu kadar yazılar lafı. kardeşim biz bunu türkçede bu şekilde kullanmıyoruz. sen kendin bu kadar özensiz ol, sonra benden özen iste. cık cık cık kızmışım bak.

neyse efendim amaç aslında ne kadar kötü bir zaman diliminde yaşadığımızın bir kere daha ayırdına varmıştım, paylaşayım istedim.

müzik dinlerken, epey uzun süredir, söylemekten keyif alacağım, kendi kendimeyken mırıldanacağım türkçe bir şarkı ile karşılaşmadığımı, uzun süredir de şarkı söylemediğimi fark ettim. evet dünyanın en güzel sesine sahip olmasam da severim arada mırıldanmayı. belki de yaşlanma ile ilgilidir bilmiyorum. bir zamanlar gençken, lokalin arka bahçesinde toplanıp hep beraber şarkı falan söylerdik. şimdilerde ise bu o kadar komik bir durum ki, ben acaba o zamanda mı komik olarak algılanıyordu diye şüpheye düşüyorum. gerçi bu da pek rasyonel gelmiyor, keza o ekibin bugün hayatla hemen hemen hiç sorunları yok. o zaman ya ben büyüyemedim, ya da büyüdüm ama kabullenemedim.

neyse efendim bu olasılığı elersek, durum şu ki: memlekette uzun süredir güzel bir müzik yaratılamamış. yaratıldıysa da yaygınlaşamamış. bu da bu çağda yaşamanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu bir kez daha gösteriyor. o kadar kötü ki, başkasının dili ile müziğe zorlanıyoruz. bu o kadar korkunç ki; adamlar bunu evrenselleşme adına pazarlamaya kalkıyorlar. halbuki, evrenselleşen sadece sığlık oluyor. aslında epey tehlikeli sularda yüzdüğümün ben de farkındayım. bu laftan pekala evrenselciliğe karşı olduğum hatta bir tür "özcü" olduğum suçlaması yöneltilebilir. ama demeye çalıştığım şu ki, hayatla ilk kez karşılaştığın ve bağını onun dolayımıyla kurduğun dil ile müzik yapılmamasını kast ediyorum. ve tabi egemen olan dilin ise içinin boşaltılmasını. yoksa asla insanların kendilerini en iyi kendi dilleri ile kendilerini ifade edebileceğini iddia etmiyorum. o başka konu.

asıl mesele şu ki buralara özgü kendimizi ifade etme biçimlerinden birini elemişiz. bu da bizim kuşağı en zavallı kuşak yapar. çünkü en azından bizim kuşağımız bir zamanlar insanların kendilerini bu şekilde de ifade edebildiklerini biliyor. ne bileyim antik çağlarda insanların kendilerini ifade etme şekilleri o kadar etkiliymiş ki biz bugün onlara dair bir takım kestirimlerde bulunabiliyoruz. tarihe not düşüyoruz lafı o kadar anlaşılır hale geldi ki benim için. yani biz sadece not düşebilecek kadar yaşamasına izin verilen bir kuşağız. büyük haksızlık. beni okuyanların içinde müzikle az da olsa iletişime girenlere sesleniyorum: bir şey yapın. bu çağda yaşamaktan ve not düşmekten sıkıldım.

maruzatım budur...

Perşembe, Eylül 06, 2007

acaba yoksa hadi canım...

hayat hep böyle olacak galiba. ne kadar açıklayıcı bir cümle oldu değil mi? ama aslında bir yandan da hakikaten oldu.

bugün 1997-2007 yılları arası gazeteleri tarama işini koymuştum önüme. tabi ki mümkün olamadı, 2000 yılı ekim ayına gelebildim ancak. tabi ki tek bir gazetede. oldukça tuhaf bir gezinti oldu. ilk yüzleşmem gereken "yakın tarih" diye adlandırılan şeyin benim için hakkaten iyice yakın olmaya başladığı gerçeği oldu. yani dün gibi hatırladığım mevzular haline gelmiş 10 yıl öncesi. yaşlılık alemetleri... neyse efendim sonra bu kadar acıya nasıl katlanmayı becerdiğimizi düşündüm insanlık olarak. ayrıca zerre kadar da akıllanmamışız. çok ilginç gündelik yazılarda hemen hemen hiç bir değişiklik yok. pek ala her birini döndürüp döndürüp, yani isimleri değiştirip, tarihleri de değiştirirek olduğu gibi basılsa bugünün haberi yazısı haline geliverirler. heralde bunu düşünen tek kişi değilimdir. kaldı ki bu söylenenler epey de ucuzladı, büyük olasılıkla. ama işte bugünkü gündemimiz de bu.

kendi kendimle çatışıyor olmaktan o kadar çok usandım ki. hakkikaten başka bir hikayenin parçası olmayı tercih ederdim. napalım payımıza düşen buymuş idare edeceğiz. bazen ama işte bunalıyorum, bu şekilde yakınmaya başlıyorum.. galiba böyle zamanlarda yazı yazmayı tercih ediyorum. en azından buraya.

hafta sonu kaleye gittim. birileri ile gitmeyi kuruyordum uzun zamandır ama bir türlü yanıma yoldaş bulamayınca, tek başıma gittim ben de. pirinç hanın içindeki bir zamanlar pek insanın gelmediği, anlamadığım şekilde kalabalıklaşmış yere gittim. neyse orayı severdim, çünkü sessizdi. tuhaf kalabalıktı ama yine de sessizdi. insanlar neredeyse fısıltı ile konuşuyordu. müzik de yoktu. tabi ki başlangıçta. hatta insanların sessiz havasını toplu halde sevmeye başladılar buranın havasını ve havayı bozmamaya çalışıyırlar diye düşündüm. oturdum okudum, etrafı inceledim, birazcık okuduklarımdan not almaya bile başladım. veeee beklenen an: 9 kişilik bir ekip, olabildiğince gürültülü bir şekilde daldılar mekana. önce burada niye müzik yok şeklinde koro halinde serzenişte bulundular. sonra bas bas bağırarak ukalalık ettiler.

neyse ben artık yazamayacağım. kendi yazdığımdan sıkıldım. bilahere...

Salı, Ağustos 28, 2007

anlaşıldı...


bugün böyle her on dakikada bir bloga girilip bir şeyler yumurtlanacak... bu resmi http://www.temple.edu/photo/photographers/orkin/orkinphotos.htm adresinden arakladım. pek hoş değil mi? adı da "a girl in italy"

bu bir tesadüf olabilir mi?


şimdi mutluluğun resmini görünce orada da yağmur damlaları ile karşılaşınca bu bir tesadüf mü acep dedim. demekle kalmadım, buraya da yazdım.

yüzüncü yazımızmış bu


bu sabah böyle yağmurlu bir güne uyanmak epey mutlu etti beni. sonra çok eskiden bir gün ayağıma yağmur damlaları düşerek uyandığım bir günü hatırladım. sonra da güvercin ile burun buruna uyandığım günü... ya arada sırada hayat bana da güler... gerçi güvercin epey panik yaratmıştı bünyede, bir çığlık patlamıştı. yazık hayvancağız da ürküp, balkonun kapısına çarpmıştı. en az onun kadar ürkerek bakamadan babasına koşan kız çocuğu, "baba öldü galiba" diye ağlamıştı. neyse ki güvercin ölmemiş, yaşananın da güzel bir tesadüf olduğunun idrakına varılmıştı. serbest çağrışım benim kafam böyle çalışıyor...

Pazar, Ağustos 19, 2007

...

"oynamak zorunda olduğumuz oyun şudur: artık özel mülkiyetin kimseye ait olmadığını, çünkü tüketim mallarının bu kadar bollaştığı koşullarda hiç kimsenin bunların kısıtlanması ilkesine tutunmaya hakkı olmadığını, ama yine de sırf mülkiyet ilişkilerinin körce sürdürülmesine hizmet eden o bağımlılık ve muhtaçlık durumuna düşmemek için bile kişinin bazı şeylere sahip olmak zorunda olduğunu görmek ve dile getirmek. ama bu paradoksun tezinin varacağı yer yıkımdır: nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık. anti tez ise, telafuz edildiği anda, rahatsız bir vicdanla sahip oldukları şeylere tutunmak isteyenlerin ideolojisine dönüşür. yanlış yaşam doğru yaşanmaz."

adorno

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

tatil sonrası orta çağa'a dönüş...

yaklaşık olarak bir yıldır bu blogda yazmaktayım, takip edenler bilir, genelde yorgun ve huysuzumdur. işte böyle sanki yüzyılların yorgunluğunu taşıyormuşum hissiyle temmuz ayının son günlerinde kaş'a gittim. daha önce hiç gitmemiştim, çok duymuştum, merak etmiştim. kaş'a yerleşme fikrini hiç durmadan sıkılmadan her mevsim dile getiren arkadaşları anladım. o kadar güzeldi ki etraf, söz gelimi bodrum'a gitmiş olsaydım, ya da marmaris'e sinirden delirme noktasına geleceğim bir dolu talihsizliğe rağmen, suratımda kesintisiz bir gülümseme ile gezindim. ankara kasabasının sıkıntılı halleri de beraberimdeydi, ama ben yüz vermedim. ayrıca uzun süredir ilk defa maillerime hiç bakmadım, ortamda bilgisayar olmasına rağmen, tam bir tatil modundaydım.
tatil süresince beni az da olsa huzursuz eden tek şey takip etmemenin imkansız olduğu melih gökçek beyanlarıydı. zira gazete okumayayım diye kaçsan "nerelisin" sorusuna bir şekilde yanıt verdiğin birileri o beyanları hemen yorumuna sunuyordu. ya da kazara gözüne çarpan tv ekranlarında malum saçma sırıtışıyla ankara tiranı melih bey hazretleri beliriyordu. ama bu bile işin asıl o kadar da tadımızı kaçırmamıştı, bir kaç sinirle kurulan cümlenin ertesinde, kaş'ın buz gibi denizinde balıklar eşliğinde kulaç atarken, susuzluk çok da hissedilemiyordu. sonra malumunuz işe gireli henüz bir yıl olmamış bir toy çalışan olarak ancak 5 gün izin alabilmiştim. ankara yolları göründü.
işte kabus tam da böyle başladı, eve geldim.
-baba su var mı?
-yok
- ne zaman gelecek?
- yarın olması lazım ama belli de olmaz
-ne kadar süredir yok?
-bugün ikinci gün
ankara'da yaşayanlar ya da basını düzenli takip edenler hikayenin devamını aslında biliyorlar. ama biz yine de birazcık da olsa bahsedelim. ertesi gün işe gittim. su kesintileri başladığından beri iş yerimize hiç su gelmemiş, ortalık pislik içinde, tuvalette içme suyu kullanılıyor vs... öğlen saatlerinde garibim n. telefon ile aski'ye ulaşmaya çalışırken, ntvmsnbc'de son dakika haberi: ankara'da ivedik'te ana boru patladı. binlerce ev ve işyerini su bastı. borular tamir edilene dek (3 gün) tüm ankara'ya su verilmeyecek. ardından aski'den açıklama: talihsiz bir kaza. iki gün sonra ankara tiranı tv'lerde: "allah'ın işi, allah'ın bize afet vereceğini öngöremedik"
ne denebilir ki? küresel ısınma var, kuraklık var, tiranımız ne yapsın? zaten küresel ısınma spesifik olarak sadece ankara'yı etkiliyor, büyük olasılıkla bu etkinin altında da tiranımıza dil uzatma cüretine sahip ideolojik gruplar var. orta okuldaki fen bilgisi derslerinde öğretilen, basınç kurallarından bihaber aski yöneticisinde de bir payı var mıdır acaba bu ideolojik grupların? tiranımızın ankara'nın su sıkıntısına çözüm getirebilecek gerede projesini reddetmesine ise zaten şeytanla işbirliği halindeki dsi'nin kendisi sebep oldu.
sonuç yerine: işyerime bu sabah, evime dün gece su geldi

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru/Ulus Baker

Sosyoloji ve genel olarak sosyal bilimler, özellikle akademik evrimleri boyunca gittikçe bir "kanaatlar sosyolojisi" karakteri kazanmaya meylettiler. Yani aslında en değişken toplumsal olgulardan olan kanaatların bir koleksiyonu, bir fıltrelenmesi ve bir özetlenmesi olarak kendi pratiklerini biçimlendirdiler. Bu durum genel olarak beşeri bilimleri önemli bir epistemolojik problemle karşı karşıya bırakmaktadır: kanaatların kanaati olmak, ya da daha doğrusu kanaatlar ile bilgi arasındaki en klasik ayrım karşısında birincisine yönelmek. Böylece en azından olağan bilim olarak sosyoloji bir enformasyon ya da "bilme" türü olmaktan çok, insanlara kendi dünyaları, yaşamları ve amaçları, istekleri ve ihtiyaçları konusunda ne düşündüklerini soran bir araştırma teknolojisi olarak kendini sınırlandırma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa gazeteciliğin ve genel olarak enformasyon medyasının, giderek devletin istihbarat aygıtlarının bu pratiği çok daha yetkin ve edimsel bir tarzda yürütebileceği rahatlıkla söylenebilir.

Kanaatlar sosyolojisi adını verdiğimiz bu eğilimin karşısına "duygular sosyolojisi" dediğimiz bir öneriyle çıkmayı planlıyoruz. Walter Benjamin gibi birisinin ya da Georg Simmel'in düşünce ve "aydınlanma/aydınlatma" ritimlerini paylaşmayı umabilecek, özellikle de toplumsal tipleri birtakım afektif (duygusal) varolma halleriyle açığa çıkarmaya çalışacak bir sosyal bilim günümüzde hangi koşullarda mümkündür ve hangi türden saiklerie inşa edilebilir? Günümüzün olağan akademik ortamında sosyal bilimler esas olarak şu soruyu ortaya atmanın ötesine pek geçemiyorlar: insanlara yöneltilen kanaat soruları (pozitivizm ve düz ampirisizm), metinlere yöneltilen sorgulamalar (hermenötik ve dekonstrüksiyon) ya da değişmez unsurların yapılarının (sözgelimi zihinsel yapıların) araştırılması ve kurucu unsurlarının değişmezler halinde tespiti (yapısalcılık ve işlevselcilik). Daha da ilginci esas işlevinin "düşünceyi dürtmek" olduğuna inandığımız felsefenin de bu yola kolayca girmiş olması ve sosyal bilimlere bir "kanaatlar epistemolojisi" kazandırmak üzere normatif eksenler üzerinde hareket etmeye başlamasıdır: Habermas ve onun "iletişim faaliyeti teorisi" bunun en iyi örneklerinden biridir.

Günümüzde kanaatlarin "düşüncelerden" daha değerli olmaya başladığı açık: Düşünce bir insan faaliyeti olarak kabul görmeye Descartes'ın Cogito'suyla başladı. Yani Platonik ideaların bizdeki soluk yansıması değildi artık; bizzat bireysel, kişisel insan faaliyetiydi ve bu faaliyet engellenebiliyordu. Kartezyen imajı altında "düşünmek" bu yüzden artık haklarını ve özgürlüklerini talep edebilecekti. Ama aynı "hukuki edim" sayesinde kanaatlar da, yani eskilerin bilgi (episteme) karşısında aşağı veya geçici gördükleri "doxa" da özgürlük taleplerini ileri sürebilir hale gelmiştir. Yine de artık Marx'ın "bir halkın, bir çağın ya da bir uygarlığın ne olduğunu anlamak için ona kendisi hakkında ne düşündüğünü sormayız" türünden bir önermesinden oldukça uzaklaşmış bir haldeyiz. Dinsel akımlar bile kendilerini olsa olsa "kanaatlar arasında bir kanaat" olarak sunmaya meylediyorlar ve zaten modernlik dediğimiz şeyin temel karakteristiği de kanaatların ve görüş bildirimlerinin aşırı bir önem kazanmasından başka bir şey değildir. Eskiden kendisini "hakikat" olarak sunan bir söylem şimdi artık kanaatlar arasında yarışım sürdürmeye çalışan bir kanaat haline geliyor.

Marx'ın yukarıda andığımız sözünden bu yana ne olup bitti? Her şeyden önce kanaatlar duygular arasında birer duygu olmayı bırakarak nihai bilişsel unsurlar olarak kabul edilmeye başladılar. Modern toplumun en demokratik kıstası kanaatların doğru tasnifi ve birbirleriyle yarıştırılarak bazı politik, ekonomik, kültürel faaliyetlerin normatifliğe kavuşturulmasıdır. Kamuoyu araştırmalarıyla demokratik seçimler arasındaki farkın ya da mesafenin ortadan kalkması bunun delillerinden yalnızca biridir. Konumuz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta bu durumun sosyal bilim araştırmalarında artık genelgeçer bir hale gelmiş olmasıdır. Kanaatların kararsız olma, kolay ya da zor, ama yine de "değişebilir" ve dolayısıyla "manipüle edilebilir" olma özelliği onları "düşünme" adını verebileceğimiz insan faaliyetinden doğa bakımından farklı kılmaktadır. Kanaatların eksenine yerleştikleri ölçüde sosyal bilimler düşünmekten çok, kanaatların kanaati olmakla kalmak eğilimindedirler. Böylece kanaatlar bir "düzleştirme mantığıyla" çalışırlar: mesela bir insanın kendi varoluş koşullan hakkındaki kanaati bu koşulların tespitinden daha derin bir realiteymiş gibi görünecektir. Belki sosyal bilimlerin genel tavrının bir "demokratizasyonu" diye alkışlanabilecek olan böyle bir bakış açısı aslında çok önemli bir sorunu gözardı etmektedir: bir insanı en iyi tanıyanın yine kendisi olacağına dair temel bir önyargı...

Oysa insanı toplumsal bir varlık olarak tanıyanlar daha çok onun sürekli etkileşim içinde olduğu sosyal dünyası ve "ötekilerdir". Hiç değilse onu "adlandırırlar" ve insanlığı "sosyal tipler" halinde etiketlendirmekten bir an olsun geri durmazlar. Hermenötik geleneğe yaslanan sosyal bilim bile "anlamayı" birinin kendi hakkındaki tasavvuruna eş düşen bir tasavvura sahip olmak olarak tanımlamakla aslında "kanaatlar sosyolojisinin" sözkonusu epistemolojik tuzağına düşmektedir. Ondokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin oluşum aşamasında en can alıcı unsur olan "sosyal tipler yaratma" yetisi bu çerçevede sosyal bilimler pratiğini giderek terketmektedir. Kategoriler artık Kant'ın istediği gibi "eyrensel" ve "zorunlu"durlar, ancak Kant'ın asla istemeyeceği bir şekilde artık belli tiplere ancak "bol gelen kavramlar" halinde uygulanabilirler. Bu durum moderniteye özgü toplumsal tiplerin yitip gittikleri ve toplumun tipolojik olarak düzleştiği bir toplumsal yapıya mı delalet ediyor, yoksa bizzat sosyal bilimler bu yeteneklerini yitirdiler, bu apayrı ve burada cevap bulmaya çalışmayacağımız bir sorudur. Biliyoruz ki toplumsal tipleri sadece sosyal bilimlere ve Simmel'in toplumsal tipler galerisine borçlu değiliz; edebiyat, sonra da sinema toplumsal tipler üretip durdular ve artık, en az sosyal bilimler kadar, bu yetilerini kaybetme eğilimindeler. Doğrudan doğruya toplumsal tipler üstünde durmasa bile, duygular sosyolojisi ikili bir deneyim olmalıdır: birincisi bizi edebiyata, özellikle romana doğru taşırken ikincisi bizi sinemaya götürür -özellikle de bugün dar bir terimle "belgesel" adını verdiğimiz film tipine. Ancak üçüncü ve daha temel nitelikli bir boyut da elbette Spinoza'nın son derecede derin "duygular teorisi" olacaktır. Tabii ki her şey toplumsal hayat içinde imajların, kanaatların ve düşüncelerin aslında bir etkilenmeler ve duygulanmalar süreci içinde anlam kazanabileceği fikrine götürüyor bizi.

Sinemanın dünyasıyla karşılaştığımız andan itibaren temel bir gözlemde bulunmaktan da kaçınamayız: sosyoloji, göstergebilim, sanat tarihi hatta psikanaliz sinemayı "analız" etmeye cesaret eden temel insan bilimleri olarak kendilerini sundular. Ancak bu sinemanın da bizzat "analiz" edebileceği fikrinin belli bir oranda horgörülmesi demekti. Tıpkı Simmel'in ünlü toplumsal tiplerinden "yabancı" kategorisinin doğrudan Western filmin ana tematiklerinden birisi olması gibi. Üstelik sinema, Dziga Vertov'un ona yüklediği daha ilginç bir işleve de sahip olabilir: görünmeyeni görülebilir kılmak. Sonuçta günümüzün pedagojisi metinden çok görsel-işitsel malzeme üzerine dayanma eğiliminde. Başka bir deyişle, genel bir gözlem insanoğlunun giderek daha az okuduğunu, daha çok "seyrettiğini" ve bunu ne yazık ki popüler bir eğlenti sinemasıyla ve televizyonla gerçekleştirmek zorunda kaldığını gösterebilir. Metinler ve kanaatlar arasında kaldıkça sosyal bilimler günümüzün yaşam koşullarının çok önemli bir boyutundan kendilerini yoksun bırakmış gibiler. Görselliğin taşıyabileceği enformasyon miktarından.

Oldukça dikkat çekici bir nokta, sosyal bilimlerde etkin olan bir "felsefi-teorik" sorgunun belgesel adını verdiğimiz (ama zorunlu olarak belgesel ile sınırlı kalmaması gereken) bir fılmografı alanında pek bulunmaması, buna karşın, belgesel filmcilerin, genellikle kullandıkları görsel-işitsel ortamın enformatik gücü yüzünden edinmiş göründükleri biraz da naif bir etik sorgulamanın sosyal bilimlerin pratiğinde pek ender olarak görünmesidir. Bu durum "duygular sosyolojisinin" "belgesel" film ortamıyla "duyguların imajlarını oluşturmaya" çabalayacak sosyal bilim ortamının bir barışmasını, bir evliliğini imliyor gibidir. Gerçekten de, diyelim ki "yoksulluk" üstüne bir araştırmada bir kamera yoksulluğun "imajlarını" tespit ederek kurgulayabilir ve bunu "çevreyi", "mekanı" ve "zamanı" görüntü haline getirerek yapar. Bu imajların tasnifine, yani "düşünülmesine" sinemanın pek erken bir dönemden beri taktığı bir ad var: montaj. Jean-Luc Godard montajın modern hayatın esası olduğunu söylüyordu: hayatımız, kentlerimiz, sınai üretimimiz, edebiyatımız, her şey modern hayatta ve ileri kapitalizmde montajdan başka bir şey değildir. Ama montaj en saf haliyle sinemada bulunur. Yani onun esası ve özüdür. Oysa ki sinema kendi özü olan montajı, başka bir deyişle modern dünyayı kavrayabilme konusundaki biricik ve temel şansını televizyon yararına çoktandır terketmiştir.

Böylece montaj sinemanın ötesinde daha derin bir mefhum olarak düşünülmeli. Montaj, yalnızca filmde değil, her alanda modernliğin (ya da diyelim modernlik sonrasının) temel düşünme biçimi ve tarzıdır. Başka bir deyişle, nasıl sosyal bilimci araştırma verilerinin tasnifi yapıyor, ilişkilerini oluşturuyor ve birtakım sonuçlara varıyorsa filmci de montaj aracılığıyla varoluşun bir imajını oluşturacaktır. Bu noktada sanat ile bilim arasındaki ayrımın keskinliği ortadan kalkarak her ikisi eş titreşime sokulabilir. Bu tezdeki amacımız da zaten bu eş titreşimin bir tür projelendirme önerisinden ibaret. Bir duygular sosyolojisi ağırlıkla "imajlar üretebilme" kapasitesine tekabül etmektedir. Bunu Simmel dönemine ve onun toplumsal tiplerine dönüş olarak düşünemeyiz, ancak sosyal hayatın imajlarının tasnifi metinsel araçlarla yeterince yapılamayacağından sosyal bilimlerle görseli işitsel araçların bir evliliği esaslı bir önem kazanıyor. Henüz sığ bir alanda seyrettiği gözlemlenebilecek olan "anlatısal tarih" açılımlardan yalnızca biri olabilir. Ancak bunun da ötesine geçerek hayatın akışının genel bir görsel-işitsel tasnifinin montaja yani düşünme sürecine her an açık bir "duygular alanı" haline dönüştürülmesi, başlangıçta mutlak olarak bölük pörçük kalsa bile temel bir önerme olarak ortaya atılabilir.

Ulus Baker

*
seçimin ertesinde hayatta bir karşılığımızın olmadığının bilincine bir kez daha ulaştıktan sonra, mailime düşen bu değerlendirmeyi paylaşmak istedim. hem ulus hoca'yı anmış oluruz, hem de...





Perşembe, Temmuz 12, 2007

ulus baker'in ardından...


"hakiki bir mülksüzü hiç bir şey bilmeyen bilgemizi yitirdik..." karahaber.org'tan

ulus hoca vefat etti. buradaki "hoca" sıfatı, kendisinin pek de hoşlanmadığı bir sıfattı, ancak ben onun kadar başarılı değilim dilin sınırlılığını aşma konusunda, hep "hocam" dedim, o hiç müdahele etmedi, ama biraz rahatsız oldu, hissettim.

aslında söylenebilecek çok şey yok. hep iğreti kurmuştu yaşamla ilişkini. bir yandan sanki üzerinde yüzyılların mutsuzluklarının sorumluluğu varmış gibi, var olmakla bu sorumluluğun taşıyıcısıymış gibi, ama bir yandan da çözülemeyecek sorun yokmuş gibi. dilin sınırları, sevgili hocam senin kadar başarılı olmadığımı söylemiştim, ama yine de denemeliyim değil mi? ne de olsa hepimiz kant'ın çerçevesinden bakıyoruz değil mi?

ulus hoca'dan ders aldım evet, bu yaşadığım en ilginç deneyimdi. ne yaşadığım ders deneyimi ne de öncesinde henüz toy bir solcuyken bize "küreselleşme" anlatan adam imgesi, ulus baker'i anlatabilir. açıkcası çok iyi tanımadım hiç onu, ama o, yukarıda karahaber.org'tan aldığım cümleyi hep hissettirdi: hakiki bir mülksüzdü ve hiçbir şey bilmeyen bilgeydi... karşılaştığım için mutlu olduğum, gidince ise yokluğunu derinden hissedeceğimi anladığım kişiydi. sanki bir yerlerde onun gibi birilerinin varlığı iyi geliyordu. mümkün olabildiğince "dışarı"da kalmayı becermiş, ama işte hep diyorum ya bir yandan da hiç de "dışarı"da kalma derdinde olmayan biri. anlatmak benim için o kadar güç... güle güle ulus hocam, iyi ki var oldun... bugün körotonomedya'ya düşen bir mail ile bitireceğim, ulus hoca'dan alıntıyla...

"İgnoramus artık açıklanamaz olan, bilinmeyen olmadığı gibi bir "başarısızlık" ya da "eksiklik" de değildir. aksine yeni değerlerin, yeni deneylerin ve yeni arzuların üretilmesini uyaracak aktif bir güçtür. bu açıdan, "hiçbir zaman olumsuz olmayan" şey, psikanalitik dünya görüşünce "yoksunluk" kategorisi altında ele alınarak damgalanan bilinçdışının "içeriği" değildir. deney ve üretim çalışmasına dayanan İgnoramus'tur.

...

İgnoramus, böylece bilinçdışına yönelen felsefi bir kategori olarak iş görmeye çağrılabilir. bir anlamda onu, bir bilinçdışı üretimi faaliyeti, isterseniz sakıncalı gördüğümüz bir terimle "bilinçdışı üretim tarzı" olarak kabul edebiliriz. bilinçdışının elde edilmesi ne mübadeleye, ne de Tanrısal ya da Şeytanî kuvvetlerin bahşetmesiyle mümkündür. Deleuze'ün, farklı bir anlamda, altını çizdiği gibi, onun üretilmesi gerekir. işte İgnoramus [...] bilinçdışını üretebilecek, psikanalizin yaptığı gibi, "yorumlamayla" ve "iletişimle" yetinmeyecek bir iletişim aracı olarak kendi temelini, arka planını bulur. o, bilişsel ya da iletişimsel olan her şeyin sınırötesidir, çünkü kısmen "bilinen" ile "bilinmeyen"i ayıran hududun karanlığını paylaşmakla birlikte ona üstten bakar. bununla "ne bilebilirim" ile "ne umabilirim" sorularının arasında yer alan "ütopik" bir bilinç değil, "ne yapabilirim" sorusunun kanatlarında ilerleyecek bir bilinçötesidir. en belirgin ve yaşamsal örneklerini sözün bittiği yerde sözün sürebildiği bir sınırötesinde görebiliyoruz: Spinoza'nın Etikinde ve Marx'ın "felsefe-ötesi"nde.

İgnoramus, bilmiyoruz, ölümler (felsefenin ölümü, ideolojilerin sonu, devrimler çağının bitişi gibisinden) ilan etmez. buna karşın, "bilmiyoruz" diye telaffuz edilen birçok itiraf tipinden (bilimsel, gündelik, sanatsal) de özel olarak kendini ayırır. bizzat kendisi, telaffuz edilen itiraflar arasında yer almaz, inançla bilim arasındaki eşitsiz mücadele içinde yer aldığı zaman "boyun eğiş" pratiği olarak icra edilen inanç zararına "bilimin bilişsel alanını" ilerletmek amacına sahip olmadığı gibi, bilişsel alanın üzerine yazılmayacak çok etkili bir yazıyı üretmeyi amaçlar. İgnoramus telaffuz edilmez, telaffuz edilen her şey tarafından örgütlenen bir sonuçtur. "orada artık her şey biter": ya Foucault gibi "gülmeye başlarsınız" (gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce "ölüme geçersiniz."



Ulus Baker; "İgnoramus=Bilmiyoruz: Bilinçdışının Bir Eleştirisine Doğru"


Pazartesi, Temmuz 09, 2007

afrika'dan görüntüler





*http://www.frogview.com/show2.php?file=1745 adresinden alınmıştır.