Cumartesi, Mayıs 26, 2007

temsili demokrasi, seçimler, aklıma gelenler

j.j.rousseau, pek çokları tarafından "genel irade" kavramı eliyle totaliterliğin teorisini oluşturmakla suçlanmıştır. bu suçlamanın ne kadar doğru olduğu, ya da kendisinin bunu ne kadar hak ettiğini tartışmak niyetinde değilim. burada asıl dikkat çekmek istediğim, bu suçlamalarla yüzyüze kalan rousseau'nun teorisinin başka bir yönüne dikkat çekmek istiyorum. o da şu rousseau bireysel iradelere genel irade karşısında hiç şans tanımadığı halde, çok kesin ve net bir şekilde, temsili sisteme karşı çıkmıştır. hatta ona göre temsili sistem bireysel iradelerin genel iradeymişcesine açığa vurulmasının yolunu oluşturmakta ve böylece genel iradenin egemenliği söz konusuymuş gibi yapmanın aracıdır. bunları anlatmamın sebebi malum, önümüze bir kez daha jet hızıyla sunulmuş seçin bakalım seçin teranesinden kaynaklanıyor.

bir kez daha sandık başına gidiyoruz. ve yine önümüzde gerçekte seçilecek bir şey yok. ama önümüzdeki süreç boyunca yaşamın büyük bir kısmını işgal edecek, aslında hiç umursamayan ama umursuyormuş gibi yapanların soytarılıklarına, bol miktarda gürültü kirliliğine maruz kalacağız. bu yazının amacı asla kimseye oy vermeyin demek değil, yanlış anlaşılmasın, zira bu satırların yazarı da gider bişi bulur ona oy atar büyük olasılıkla.

benim asıl derdim, bu yalanla insan türünün daha ne kadar devam edeceği sorusu. günlerdir kafamda dönen bu. herkes farkında a ya da b partisi bir şeyi değiştirmekten çok uzak. cumhuriyeti kutsama mitingleri eliyle de zaten pek bir varlık gösterememiş sol da tamamen seçenek dışı bırakıldı. şu anda da uzun süredir yaptığı gibi, bir türlü müdahil olamadığı gündemin arkasından koşturuyor. e bu tabloda seçeneğin olmadığı bir seçimin anlamı nedir? daha ötesi varsayalım en istenir programa sahip parti (herkes içini doldursun benimkisi malum) seçildi. üstelik epey vekil soktu meclise. bu durmda da siyasal iktidara ve devlete endeksli siyaset anlayışına bir değişiklik yaratabilir mi? bana hiç de öyle gelmiyor. neyse böyle işte bu aralar da bunlar dönüyor kafada.

Pazar, Mayıs 20, 2007

internetin hayatımıza kattıkları ya da ders çalışmamak için daha ne yapabilirim?

15 yaşındayken, almanya'ya gitmiştik öğrenci değişim programına dahil olarak. (doli de vardı) gittiğimiz ilk gece ya da ikinci gece, biz hepimiz şaşkın ördek yavruları şeklinde ortalıkta dolanırken henüz, bizi konuk eden ev sahipleriyle didişmeye başlamadan önce, toplu halde bir konsere gitmiştik. ilginç bir deneyimdi, öncelikle bira ile kahvaltı yaptıklarını düşündüğümüz almanlar bira içiyoruz diye bize tepki göstererek şaşırtmışlardı bizi. neyse lafı uzatmadan, çıkan gruplardan biri de selig idi. hiç birimiz tanımıyorduk onları, ayrıca biranın memleketinde biraya tepki gösteren uyuzlara kıl olmuştuk, ama buna rağmen çok eğlenmiştik. hatta s. selig'in bir kasetini almıştı, sonra memelekete dönünce bana da çekmişti.

az önce duvara karşı filminin müziklerini dinlerken, filmin bitiş şarkısı (Zinoba Life is what you make it) nın you tube da videosunu ararken, şarkıyı söyleyen amcamın selig grubundan ayrılmış olduğunu öğrendim. bir de aradığım şarkını videosunun you tube da olmadığını. olsaydı yükleyecektim. napalım sağlık olsun. yaaa dünya zaten küçüktü, netle daha bir küçüldü değil mi mirim?

beni internetten takip ettiğini söyleyen birisiyle karşılaştım geçenlerde. merak ettim kardeşlerimi falan aradım. sonra yaşamın ve ölümün çok kolay olduğu zamanlarda vurulan amcam ile karşılaştım, bir lisenin bir tarihteki mezunları arasında. en küçük kardeş o amcamın adını taşır. o sitede, tüm mezunları lisenin kuruluşunun 150.yılına çağırıyorlardı. oraya gitmek nasıl olurdu acaba? saçma bir fikir farkındayım. ne denebilir ki, çocukuluk arkadaşınız gitti biz geldik yeğenleri olarak. burada ne aradığımıza dair bir fikrimiz yok üstelik, amcama dair tek hatırladığım her gelişinde bana aldığı pizza kraker.

neyse ben biraz ders çalışayım...

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

fazla söze gerek yok...


"Düşüncemi belirteceğim: Fakat bu çok gereksiz ve yersiz bir çaba olacak; çünkü size söyleyeceğim her şey bunları kendilerine söylememize zaten gerek olmayan kişiler tarafından duyulacak yalnızca." J.J. Rousseau

Salı, Nisan 03, 2007

laia'nın halleri

uzun süredir yazamıyorum. halen iş hayatına alışamadığım için ve tabi bir de zamanı düzenleme konusundaki beceriksizliğim yüzünden vaktim olmuyor.

laia'nın iş hali
oda arkadaşı f.'ye her 15 dakikada bir, "diyorum ki istifa etsem, ne iş yapabilirim?" her saat başı "aslında benim kayifle yapabileceğim tek iş aşçılık, ama onu da birilerinin yanında yapamam. para biriktirsem küçük bir yer açacak kadar birikir mi?" aklına her geldiğinde "peki ya longo mai'ye ne dersin? nedir türkiye'de longo mai kurmanın yolu? toprak işgal edemeyiz. anayasa'da koruyan bir madde yok anında tepemize binerler, toprak satın almak lazım, yine para. "
msn'den kardeşe "bana zengin koca bul, ben çalışma işini beceremiyorum. " "kusura bakma canım pek yoğunum"
patrona içinden "sen kendine insan mı diyorsun?" yüksek sesle " ben sigara içmeden çalışamam, sigara dumanı da burayı boğuyor. benim için sorun değil, başkası mı gelse bu işe?"

laia'nın ev hali
"çok yorgunum, çok işim var, okumam gereken çok şey var. çok, çok, çok,"
küçük kardeş bu sabah "abla, hakkaten çalışmadan yaşamanın yolu nedir?" küçük kardeş maaş yattıktan sonra "abla sen bir mucizesin"

laia'nın okul hali
ders öncesi şişmiş gözler ve yaşayan cenaze görüntüsü karşısında şaşıran arkadaşlara "işler çok yoğundu, çalışacak vakit bulamadım, ben de gece çalıştım uyumadım." ya da bir kahve içmek isteyene "işe gitmem gerekiyor." hoca soru sorduğunda "aslında cevabını siz kitabınıza yazmışsınız ben de okumuştum, ama aklımda kalmamış."

laia mysteria'nın uzun süredir başka bir hali bulunmamaktadır.

Salı, Mart 27, 2007

filmlere yansıyan avrupa dergisi'nden

"meydandan geçerken onu operanın önünde otururken gördüm yanına gittim, oturdum.

bir süre sonra oradan geen bi siyah onu tanıdığını söyleyerek yanımıza geldi karşımızda durup konuşmaya başladı ve 40 dakika boyunca durmadı sokakdan bahsetti
sokağın insana neler yaptığından
neler öğrettiğinden
fransanın son 2,3 senede nasıl değiştiğinden ve sarkozy gelecek seçimleri kazanırsa fransayı terk edeceğinden
2 sene çalışmış galiba, sonra 2 sene sokakta yaşamış
çocuğu ve karısı yüzndençalışmak zorundaymış, ama "respect"miş, o yakarmazmış öbürleri gibi
bir arada, savaş sırasında somaliye gitmiş fotoğraf çekmeye ama belediyeye sunduğunda fotoğraflarını sergi için (takım elbise giyip) reddetmişler, çünkü onlar sadece salak şeylerle ilgileniyormuş
siyah olduğu için polislerin on nasıl sıkıştırdığını anlattı
bi keresinde boğazına sarılmış biri
bu "bana sen diyemezsin siz diyeceksin" dediğinde
dav açamamış ama etrafta hiç tanık olmadığından
chirac ve sarkozy emirlerle bir olup fastaki bütün otları yaktırmışlar, o yüzden fransada ot yokmuş
ama kokain kullanan yüksek tabaka için sorun değlmiş bu, joint içenin sorunuymuş
o arada 40 dakikanın sonunda sağımızdan bir hintli geldi; yaşlı beyaz saçlı, gözlerinin kenarlarından kırmızıları görünüyor, üzerinde beyaz bir t-shirt var
hintli bunun tam yanında durdu ve "quel pays?" dedi, hangi ülkedensin? bu hintliye baktı, kafasını sola omzunun üstüne doğru çevirerek, hintli çok yakın duruyordu
hiç bir şey demedi ona, bize dönüp "görüşürüz" sonra dedi ve hızla uzaklaştı
hintli bize dönüp "neydi bu?" deyince hiç bir fikrimizin olmadığını işaretledik ve hintli de bizi bırakıp gitti.
vofff.... dedim. tout ça, c'est trop absurde. saçmalığın daniskası"

cüret a.

Perşembe, Mart 08, 2007

mart'a düşen ilk post


30'lu yaşlarında iki kafadar, aldıkları kilolar konusunda şikayet etmek yerine bir şeyler yapmak gerektiğine kanaat getirmişler. ilk akla gelen onların da aklına gelmiş, sabah erkenden kalkıp birlikte spor yapmaya karar vermişler. ve her zaman olduğu gibi içlerinden biri uykusundan vazgeçmek konusunda çekimsermiş. kararlı olan (kararlılığına istinaden kendisi bundan sonra bay k. olarak anılacaktır.) uykucu olanı (o zaman ona da bay u. diyelim.) hemen ertesi gün spor yapmaya başlamak konusunda ikna ettikten sonra, ertesi sabah evine kadar gelip onu alacağını söylemiş. sözleşip, ayrılmışlar.

gün doğarken bay k. eşofmaları üzerinde bay u.'nun kapısına dayanmış. ne var ki, apartmanın önüne geldiğinde bay u.'nun daire numarasını hatırlayamamış. günün o saatinde hazırlanıp oraya kadar gitmiş olmanın verdiği özgüven duygusu ile kapıcının ziline basmış. ama zile bastığı anda, pişman olmuş, sabahın bu saatinde kargalar kahvaltısını yapmadan kapıcıyı uyandırmış olmak onu da rahatsız etmiş. üzülmüş, ama artık yapacak bir şey yokmuş, bir kere o zile uzun uzun basılmış. bay k. bu düşünceler içindeyken, aşağıdan suratı bir karış irikıyım kapıcı görünmüş (o da bay i. olsun artık). söylene söylene kapıyı açmış.

-"kardeşim kimsin nesin ne istersin sabahın bu saatinde? Utanmıyor musun insanları bu saatte rahatsız ediyorsun? derdin nedir? "
- "kusura bakmayın ben bay u.'ya geldim ama daire numarasını hatırlayamadım. ondan zilinizi çaldım".
-"ne demek kusura bakmayın? böyle iş olur mu? saat daha 6 bile değil üstelik. bilmiyorsan numarasını gelmeyeceksin, hem senin telefonun yok mu?"
- "özür diledik ya kardeşim uzatma " bay k. bu cümleyi tamamlayamadan bay i. onu güçlüce itmiş. ve içeriye girmek üzere kapıya yönelmiş. kapının kapanmasından korkan ama aynı zamanda bay i. tarafından itilmeyi hazmedemyen bay k. kapıya doğru hızlıca harekete geçip, kapı kapanmadan araya ayağını sokmuş. içeriye bay i.'nin ardından girmiş. böyle durumlar için sık sık kullanılan ifade ile bay k.'yı şeytan dürtmüş, merdivenlerden inmeye başlamış olan bay i.'yi yakalayıp kuvvetlice itmiş. sonra geri dönüp, bay u.'nun evine doğru merdivenlerden çıkmaya başlamış. bay i. sabahın bu saatinde yaşadığı bu olayın absürdlüğüni düşünmeden, rahat sıcak yatağına dönmek yerine bay k.'nın arkasından gidip, ona bir yumruk indirmiş. hemen ardından hızla kendi evine doğru yol almaya başlamış. ama bay k. durmamış, ona yetişmiş bir yumruk da o atmış. bu arada gün iyice ağarmaya başlamış. bay i. geri dönmüş, bunun altında kalması mümkün değilmiş, küfürleşmişler, itişip kakışmışlar. bu kısır döngü, sokakta hayatın yeniden başladığına dair kanıtlar kendilerini iyice gösterene kadar sürmüş. en sonunda itişip kakışmaktan yorulmuş ikili merdivenlerin ayrı uçlarına oturup nefes almışlar. birbirlerine ters ters bakmışlar. sorun o ki, ortalıkta ne onların kavgasına son verebilecek onları ayırabilecek birileri ne de kimin haklı olduğu konusunda yorum yapacak birileri varmış. inatlarından vazgeçmedikleri sürece orada saatlerce sürecek bir didişmenin içinde devam edeceklermiş. iki taraf için de durumun bu kadar net olduğu anlaşıldığından, biri aşağıya evine, diğeri yukarıya arkadaşına doğru yürümeye başlamış.

8 mart dünya kadınlar günü kutlu olsun!

hikaye için h.'ye teşekkürler...

Salı, Şubat 27, 2007

şubat'a düşen son post


çok uzun süredir aralıksız çalışmaktayım, yorulmaktayım. ama itiraf etmek lazım iyi geliyor. bir tür aidiyet ilişkisi de kuruldu işyerimdeki odamla benim aramda. son ödevimi, hafta sonu gidip orada yazdım, evde ders çalışmak yerine bilimum başka iş ile ilgilendiğimden. (olumluları önce yazalım da kızmasın gadjo :)) bir de güzel bir resim koyalım.

tamam resim biraz melankolik, ama olsun güzel. yeni bir oda arkadaşım var iş yerinde, daha başlayalı bir hafta oldu, bu süre içinde galiba sekiz kez ben istifa ediyorum, kardeşim bu ne böyle konulu bıdırlandı. ben güldüm tabi, artık tecrübelki olduk ya :)

ilk notum açıklandı 80 buyurmuş hoca. kızdım, neyse napalım, hoca milleti kaprisli oluyor. sadece iki derse gelmedim diye 20 puanlık devamdan 8 buyurmuş beyefendi . kızdığı işe girmem midir nedir? ona neyse.

başka başka işler de var tabi, bu arada meşgul olduğum ama sıkıldım kendimden pek yazasım yokmuş. artık mart ayında görüşürüz...

Salı, Şubat 20, 2007

Cuma, Şubat 16, 2007

Perşembe, Şubat 15, 2007

keşke

keşke hayatta aşağıdaki gibi net keskin dost düşman ayrımları olabilse. keşke. efendim benim sıklıkla anlama çabası içerisinde yeri geldikçe konu ettiğim pek değerli spinoza'ya, ya da bugüne kadar kendimi ifade ettiğim bir çok platforma hakaret ettiğimin farkındayım bu serzenişle. ama yoruldum basitleşmiş bir hayat istiyorum iyinin ve kötünün tanımlı olmasını istiyorum. yasa isityorum, uyulduğunda hiç bir yanlış etki yaratmayacak, hiç kimsenin sorgulamadığı, sorgulamanın kendisine gerek duyulmayacak bir yasa. bu kargaşanın içinde yaşamaktan pek yoruldum.

en iyisi orta dünyada yaşamayı istemek galiba. kötüler çirkin ve belirgin, iyiler güzel vs...

al işte bu da oldu şimdi de faşizan olduk...

ya işte böyle

Pazar, Şubat 11, 2007

me you and everybody we know

başlık bir filmden çalıntı. bir aşk ilişkisinin tam anlamıyla tüm büyüsüyle sona erebileceğine hiç inanmadım bugüne dek. aslında yapmam gereken binlerce şey var şu anda. ya çok yorgunum dinlenebilmek için beynmim benimle oyun oynuyor ya da her neyse...hangi sebeple bunların yazıldığına dair yazarın da bir fikri yok yani. ilk cümleden devam edeceğim. hiç bir zaman aşk denilen şeyin bitebilir bir şey olduğuna, aşık olunanın bir değer ve anlam kaybına tam anlamıyla uğrayabileceğini, yani özetle ilk cümleyi tekrar etmek pahasına herhangi bir aşkın bitebileceğine inanmadım. bittiğini söyleyenlerin ya da bitebileceğini söyleyenlerin kendi hayatlarının devamı için bir yalana sarıldıklarını düşündüm. ve aslında bitmediği hatta her an tüm gerçekliği ile yeniden hayatın tamamını işgal edebileceği gerçeğinin bilincinde olduklarından ve bu durumun yan etkilerinden korktuklarından bu şekilde düşündüklerini ya da bu şekilde dillendirmeyi tercih ettiklerini varsaydım.
ama ilginçtir gerçekten bir aşk hikayesi tamamen bitebiliyormuş. bir insan eğer yaşama dair her şeyi bildiğini varsayıyorsa o zaman yanılıyormuş. malum olanı daha ne kadar yeniden ve yeniden keşfedeceğim, benim de bu konuda hiç bir fikrim yok. ama biraz şaşkın biraz saçma bir ruh haliyle keşfetmiş bulunuyorum ki, aşk biten bir şeymiş. ve bir kez nihayete erdiğinde onu diriltebilme potansiyeli katiyen yokmuş. ve bu aslında gerçekten bizlere yıllardır öğretilen katı gerçeğin en gerçek parçasıymış: her şey bir gün bitermiş. şimdi son cümle çok rahat aslında bu keşfin bende bir umutsuzluk yarattığı sonucuna götürebilir insanı. ama hayır tam olarak kastedilen bu değil . sadece şaşkınım epey şaşkınım.
bunları yazmak için bile bu kadar zaman gerekti. benm ya cidden bir terapiye ya da bu dünyanın tamamen değişmesine ihtiyacım var. neyse efendim görüldüğü üzere beş yaşımdan beri bana ısrarla söylenen dünyanın etrafımda dönmediği gerçeğini henüz kabullenememiş görünüyorum. ama en azından bunun gerçek olmadığını yani dünyanın etrafımda dönmediğinin farkındayım. ya ben çok yorgunum. yazmamak mı lazım bilmiyorum. yorgundan çok yıpranmışım demek daha doğru galiba. neyse efendim büyüme yolunda bir adım daha atıldı özetle. aşk bitebilen bir şeymiş kavrandı. üstelik benim gibi bunu kabul etmeme adına binlerce laf üretmiş, bir çok kez sadece bu saikle yola çıkmış ve aslında yaşamını bir yerde bunu kabul etmeme üzerine kurmuş bir insan için bile bitebiliyormuş. komik kısmı bu hikayenin tabi ki bunun tahmin edildiği kadar yakıcı ve acı bir gerçeği açığa çıkarmaması. aksine başka bir bakış açısıyla tam da aşkın bitebilir yeniden doğabilir bir şey olduğunun göstergesi olması. yani ya s. haklıysa...
yeni bir günlük sayfası açtmıştım aslında sadece alıntı olacaktı o sayfada ve başlangıçta çok iyi bir fikir gibi gelmişti. nedense elim gitmiyororaya. neyse efendim budur ruh halimin özeti: şaşkın kırgın ama umutlu...

Salı, Şubat 06, 2007

oğuz atay/ bir bilim adamının romanı ve günlükler

“Günlük tutmaya da sizin yüzünüzden başladım. Dedim ki kimse beni dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım İnsanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız."

Günlükler'den

"Bana kalırsa sanat kalsın tarih denen şey. Bilim neye yarar ki, aldatmacadır yaşam gibi. Peki neden uğraşıyoruz, neden bu çabalama... Efendim bilim uğruna yapıyoruz. Peki şimdi bir an için bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra “bilim yoklaması” ve “yabancı dil sınavı” gibi engelleri aşarak doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için Gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünse de asıl zorluk doçent olmak değil eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için, daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli eğitim bakanının onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olman için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim adamı olabilir ve gene kurularda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır. Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yılardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”

bu da Bir Bilim Adamının Romanı'ndan
hatırlatma için a.'ya teşekkürler...

Cumartesi, Şubat 03, 2007

hepimiz travestiyiz...

16 Ocak 2007 Salı gecesi, Ankara'daki Kolej ve Bağlar Caddesi’nde yeşil bir Ford Taunus’tan inen kişilerce travesti ve transseksüellere karşı satırlı-bıçaklı saldırılar düzenlendi. Bu saldırılar sonucunda biri Pembe Hayat LGBTT Derneği´nin kurucu üyesi olmak üzere 4 travesti ve transseksüel yaralandı.

Bu saldırılar ilk değildi. Geçtiğimiz Nisan ayında Eryaman’da travesti ve transseksüellere karşı sistematik saldırılar yapılmış, pek çoğu yaralanmış, evleri talan edilmiş ve yersiz yurtsuz bırakılmıştı. Yine üç gün önce Etlik’te ve üç hafta önce Hoşdere Caddesi’nde benzer olaylar yaşanmıştı.

Pembe Hayat LGBTT Derneği son saldırılarla ilgili olarak Kaos GL ile Lambda İstanbul'un da destek verdiği bir basın açıklaması yayımladı:

Travesti ve Transseksüellere Karşı Sistematik Saldırılar Sürüyor!

16 Ocak 2007 Salı gecesi, yani dün gece Kolej ve Bağlar Caddesi’nde yeşil bir Ford Taunus’tan inen kişilerce travesti ve transseksüellere karşı satırlı-bıçaklı saldırılar düzenlendi. Bu saldırılar sonucunda biri derneğimizin kurucu üyesi olmak üzere 4 travesti ve transseksüel yaralandı.

Bu saldırılar ilk değildi. Geçtiğimiz Nisan ayında Eryaman’da travesti ve transseksüellere karşı sistematik saldırılar yapılmış, pek çok arkadaşımız yaralanmış, evleri talan edilmiş ve yersiz yurtsuz bırakılmıştı. Orada da olayların failleri yeşil bir Ford Taunus kullanıyordu. Bu saldırılar Ankara’nın çeşitli semtlerinde süregeldi. Yine üç gün önce Etlik’te ve üç hafta önce Hoşdere Caddesi’nde benzer olaylar yaşandı.

Sorulması gereken soru, bu saldırganların nasıl bu kadar pervasız olabildiğidir. Vatandaşlar olarak bizlerin de yaşam hakkı olmak üzere haklarını korumakla yükümlü kolluk kuvvetleri ve adli makamlara tespit edilmiş plakalar ve eşgaller bildirilmiş olmasına rağmen saldırıların devam etmesi, bu saldırılara göz yumulduğunun kanıtı. Hatta kolluk kuvvetleri ve adli makamların içinde bulunduğu atalet ve sergiledikleri ilgisiz tavır, saldırıların belli merkezlerden yönlendirildiğini akla getiriyor.

Biliyoruz ki; suça göz yummak, suça ortak olmak demektir. Bu yüzden buradan yetkilileri uyarıyoruz: Suç işliyorsunuz! Eğitim, çalışma gibi sosyal haklarımız gasp edildiği için zorunlu seks işçiliğine itilen biz travesti ve transseksüellerin toplumsal hayata eşit bireyler olarak katılması önündeki engeller kaldırılmadığı sürece de yaşanan bu tip saldırıların ve tüm hak ihlallerinin failleri olmaya devam edeceksiniz.

Hukuk herkes içindir ve herkes etnik kökeni, dili, dini, cinsiyeti, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği ne olursa olsun eşit haklara sahiptir. Salt cinsel kimliğimizden, yani travesti ya da transseksüel olmamızdan dolayı en temel insan hakkımız olan yaşam hakkımıza yönelik bu saldırılara karşı, adli makamlar başta olmak üzere her platformda mücadelemizi sürdüreceğiz.

Travesti ve transseksüel hakları insan haklarıdır. İnsan haklarına duyarlı tüm kişi ve kuruluşları mücadelemizde dayanışmaya devam ediyoruz.

Travesti ve transseksüel cinayetleri politik cinayetlerdir, katili biliyoruz!

Travesti ve transseksüeller vardır, alışın!

Değişmesi gereken bizler değil, toplumun önyargılarıdır!

Artık hakaret, taciz, tecavüz, dayak, gasp, ölüm ve şantaj korkusuyla yaşamak istemediklerini belirten travesti ve transseksüeller, her hafta Perşembe günü saat 19:00’da Yüksel caddesinde insan hakları anıtının önünde buluşuyorlar.

Cuma, Şubat 02, 2007

ben salaklığım ve memleket ahvali

aşağıda gördüklerinizi yazdım işim zaten biteli epey olmuştu. başka bir yere gitmem gerekiyordu, ama dedim maillere bakayım öyle çıkayım. tanımadığım birinden üye olduğum gruplardan birine düşen mail aynen şöyleydi:

"DEGERLI DOSTLAR,
BEYOGLUNUN UNLU TREVESTILERINDEN CANSU OLARAK
BILINEN ABDULLAH,
TINERCILER TARAFINDAN ISTIKLAL CADDESININ ARKA
SOKAKLARINDA
OLDURULDU. YARIN OGLE NAMAZINDAN SONRA CENAZESI
KALDIRILACAKTIR.

ANISINI TAZE TUTABILMEK ICIN, SIZLERI YARIN OGLE
NAMAZI ONCESI
BEYOGLU
CAMIINDE BULUSARAK "HEPIMIZ CANSUYUZ, HEPIMIZ
IBNEYIZ" DIYE
BAGIRMAYA DAVET EDIYORUM.
TURKIYE TREVESTILER DERNEGI BASKANI
YONCA"

şimdi belki okuyucuların büyük bir ksımına şu andan itibaren anlattıklarım hiç inandırıcı gelmeyecek, ama inandırıcı gelmeyenler de şunu unutmamalılar, insan sadece politik mesaj kaygısıyla kendisini salakmış gibi göstermez. evet gerçekten hızlıca okuduğumdan ve pek dikkatli olmadığımdan olsa gerek, bu olayın gerçekten yaşandığını düşündüm. a. feministtir kendisi, dedim kendime o bana söyler ankara'daki eylem ne zamanmış giderim. neyse kapattım pc'yi, çıktım dışarıya. dedim ya gitmem gereken bir yer vardı oraya gittim. arkadaşa dedim ki duydun mu böyle bir vukuat var ankara'da eylem ne zamandır. önce espri yaptığımı ya da politik mesaj kaygısı taşıdığımı düşündü tabi kızcağız. sonra dedi laia sende bir saflık olduğunu biliyordum ama bununla kendini aştın, o maili bir dikkatli okusana. ve evet jeton düştü, geç oldu ama oldu.

söylenebilecek o kadar çok şey var ki, ya da en güzeli açıp bir pankart "hepimiz ibneyiz" diye yürümek. adamlar o kadar zekadan yoksun ki, sanıyor herkes onun gibi homofobik, travesti karşıtı vs... değiliz anlamıyor musunuz? değiliz. bir gidin ya hakikaten. sizin söyleminizi size doğrultacağım: bir gidin uzak durun, bırakın da nefes alayım.

sevgili gadjo yorumunu bu vukuattan önce okusaydım, zaten meyilliydim dümeni inaya doğru kırmaya, hemen kırardım. ama şu an itibariylen inay epey uzakta gözüküyor...

ya da bilmem ki başka bir ustadan alıntı yapayım ben de "aklın kötümserliği iradenin iyimserliği"

ben işim ve memleket halleri

memleketin dehşet saçan gündemi, bugüne kadar yazı yapma yerine alıntı yapma yoluna itti beni. aluminyum folyo'nun güzel özetleyen ifadesiyle yaşama dair umudumuzu öldürdüler. bir yandan cenazeye yüzbinlerin katılması biraz da olsa insandaki umutsuzluk havasını dağıtırken, öte yandan yapılan bir sürü abuklama (şu an ki kullanımı için açıklama sözcüğünden daha açıklayıcıdır ) bazı gazetelerin manşetleri, en son arabalı vapur kaçırma olayı yüzbinlerin varlığının yarattığı olumlu havayı dengeleme noktasına getirdi. (bu arabalı vapurun kaçırılması biraz tuhaf, yani komplo teorisyeni olmasam da hatta kendilerinden pek hoşlanmasam da bu kaçırma meselesinin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünmekteyim. ben canlı yayından izledim. tv muhabiri kaçıranın "HEPİMİZ ERMENİYİZ" sloganına bozulduğunu, bu amaçla silahla vapuru kaçırdığını, vapurdaki arabalardan birinde c4 patlayıcıları da yerleştirdiğini iddia ettiğini, yolcuların vapurdan indirildiği ve talebinin de basın mensupları ile bir görüşme olduğunu hiç durmadan tekrar ederek aktarıyordu. hemen ardından basın mensuplarının görüşme için vapura gidecekleri söylendi ve birdenbire eylemci teslim oldu. sonra da sanki hiç böyle bir şey yaşanmamış gibi, ne bir haber göründü ne de bir değerlendirme. ) tüm bunlar artı yoğun iş temposu ve işin doğası gereği memleketteki toplumsal muhalefetin ne kadar berbat bir durumda olduğunu görmek vs... iyice içimi sıkmıştı. o kadar ki iş yerimden istifa etsem mi düşüncesi oldukça sık aklıma geldi. tabi ki etmeyeceğim. ama geliyor sık sık bu düşünceler.

iş nedeniyle ankara dışına çıktım bu hafta. memleket hallerinin umut vaat eden kısmını tanımama vesile oldu bu gezi. eşme'de bir köyü inay köyünü ziyaret ettim. o ne güzellikti, oradaki insanların samimiyetini anlatabilmemin gerçek bir yolu var mı bilmiyorum, belki de hiç bu işe girişmeyip yolu geçenin oraya mutlaka uğraması gerektiğini söylemeliyim. ama yok her koşulda biraz anlatmam lazım. eşme'ye kurulan madene karşı bir araya gelmiş, 7'den yetmişe kadın erkek ayırmadan olabilecek her türlü yöntemle, (misal ankara'daki eylemde kefenlerle yere yatmışlardı bu yaz) ve bir saat içinde bir araya gelme ve eylem yapma yeteneğine sahip bir köyden bahsediyorum. köy kahvesinde girdiğimizde oyun oynayanların anaında oyunlarını bırakıp, türlü sorularla bizi terletmekten çekinmeyecek bir köy. (bir anektod: köylülerden biri sanki siz ankara'da yeterince birlik için de hareket edemiyorsunuz. bu sorun nasıl çözülür sorusunu sorduklarında dedim ki ankara'ya yerleşmek istemez misiniz? aslında diyemedim bunu, buranın yaşanabilirliğinden şüphe ettiğimden ama demeyi istedim.) öyle bir coşku vardı ki oraya giden ekipte, ama gel gör ki dönüş yolunda yaklaştıkça yaşam dediğimiz şeyi sürdürdüğümüz yere, iç sıkıntısı kendini göstermeye başladı.

ve memleket hallerinin iç karartıcı başka bir yönü. s. geldi diyarbakır'dan dün akşam görüşebildik. kendisi öğretmenlik yapar. anlatıkları o kadar çıkışsızdı ki hemen marx amcamızın "bir insan bir meseleyi sorun olarak tanımlayabiliyorsa onun çözüm olanakları da açığa çıkmıştır" sözünü söyleyip kendimi avutmak ya da en azından bu sözün bir şekilde gerçekliği yansıttığına inanmak istedim hatta hep birlikte istedik. uyuşturucunun 11 yaşındaki öğrencileri için nasıl olağan bir şey haline geldiğini, hatta okullarda kullanmayana nadir rastlandığını, öğrencilerinin % 80'nin derse göz altları mor kırmızı gözlerle geldiklerini, okulun önünde bir paket sigara fiyatına uyuşturucu bulmnın mümkün olduğunu, çocukların geleceğe ilişkin hiç bir iyicil duygularının olmadığını, şiddetin yaygınlaştığını, bir arkadaşına kendi apartmanında tecavüz etme girişiminde bulunulduğunu, ve daha bir sürü ürkütücü örneği anlattı. diyarbakır'da hali hazırda faaliyet gösteren onlarca derneğin para kazanma dışında bir amaçları olmadığını, olanların ise faaliyetlerinin oldukça sınırlandırıldığını anlattı.

bilmiyorum, bugüne kadar sadece kendi kişisel hikayemi anlatmak için kullandığım bu blogun içeriği değişti farkındayım, rahatsız olanlar varsa kusuruma bakmasınlar, bu galiba bir süre böyle devam edecek, zaten gündeliğime dair not tutacak pek bir şey kalmadı hayatımda.

Perşembe, Şubat 01, 2007

Ruh Halinin Tedirginliğiyle ÖZGÜR'lüğü Yaşayan Hrant Dink'e...


Çok olmadığımız kesin
Çok olan tarafta değiliz
Çok olan tarafta olmayacağız
Türkiye'de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
Gidip Almanya'da Türk olacağız
Hollanda'da Surinamlı
Fransa'da Cezayirli
İran'da Azeri
Amerika'da zifiri zenci olacağız
Çoğalan zencide mutlaka kızılderili
İsrail'de Filistinli
Köpeğin karşısında kedi
Kedinin karşısında kuş olacağız
Kuşun karşısında börtü böcek
Hakemler hep karşı takımı tutacak
Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
Çiçeklerden kamelya olacağız
Az kolumuzun tarafında
Solda olacağız
Bu itirazın ilk şartı
Solda da az olacağız
Devrimi çoğaltırken çünkü
Bir başka devrime hızla azalacağız

Bu da itirazın ikinci şartı...*

*Nevzat Çelik

Cumartesi, Ocak 27, 2007

Kertenkele Abdullah


Yeniçağ gazetesi "Hoş gidişler ola..." başlıklı Cuma günkü yazımı manşetine taşıyarak "Ermeniye bak" başlığıyla Atatürk'e dil uzattığımı iddia etmiş, kendi algılamasından hareketle de durumdan vazife çıkartıp ırkçı saldırılarına bir yenisini daha eklemiş.

Gerçi bu çevrelerin gözüne batmak için illa birşeyler yazıyor olmanız da gerekmiyor. Eğer Ermeniyseniz ve bu kimliğinizle varlığınızı ortaya koymaya çalışıyorsanız bu bile onlar açısından başlıbaşına isyan edilesi bir sebep olmaya yeterli.

Alışmışlar bir kez ses çıkarmayan Ermeni'ye; şimdi Hrant gibi kendi kimliğinin onuruyla hareket edenler fena geliyor gözlerine.

Her neyse... Olan biten her anımsadığımda buruk bir acı hissettiğim yaşanmış öyküyü bir kez daha anımsattı.

Paylaşmak isterim.

Yıl 1918, Süphan Dağı'nın eteklerinde bir köy.

Zor kaçmıştı olan bitenden. Dar sığınmıştı Peltekler'den İsmail'in köyüne.

Herkeslerin herkeslerden kaçtığı, herkeslerin birbirinin çaresizliğine sarıldığı yıllardı.

Karışmıştı köylünün arasına yaşayıp gidiyordu işte....

Zararsızdı da Allah için.

Ağılın bir köşesinde yuvalandığı karanlık sığınak, örme duvardaki iki taş arasındaki ince yarık kadardı sanki.

Hani kertenkeleler olur ya o aralıkların ağzında... Hani bir ses duyarlar da birden dalarlar yarığa.

Tam öyle işte.

Gizlenerekten yaşar giderdi.

Arada bir günyüzüne çıkar, yüreği insaf tutanların yanına varır, harmanın ucundan tutar, dökebildiği kadar ter döker, iki dilim ekmek yer, sığınağına geri dönerdi.

Toprağın kan kustuğu zamandı, her bir gayret ıccığ daha yaşamak içindi.

Köylünün yanında yeni adı Abdullah'tı... "Allah'ın gönderdiği".

Allah'ın unuttuğu bir delikte yaşayıp gidiyordu işte.

Ta ki Pelteklerden İsmail'in sondan üçüncü oğlu Memo duvar dibinde Abdullah'ı işerken görene kadar.

İsmail, eğilmiş, ferfecir gözlerini dipten Abdullah'ın "İt ölüsü" çüküne dikmiş, hınzır hınzır kıkırdıyordu.

Zıplamasıylan bağıra bağıra koşması bir oldu İsmail'in.

"Koşun laaan" diye bağırıyordu İsmail... "Koşun laaan koşun, Abdullah'a bakın, vallah görmişem onunki kabuklu, onunki kabuklu."

Derler ki Abdullah'ın duvarın dibinden ağıldaki sığınağına kaçışı tıpkı bir kertenkelenin kaçışı gibiydi...

Az sonra ağıla taşlar yağmaya başladı. Çoluğu çocuğu, genci yaşlısı toplanmış ağılı taşlıyorlar, "Çık ulan gâvur, kim olduğunu anladık, çık dışarı" diye bağırıyorlardı.

Bir süre sonra bağırışlar yakınlaştı, ayak seslerine dönüştü.

Ağılın kapısı açıldı.

İlk giren her daim Abdullah'ı korumuş olan Pelteklerin İsmail oldu, ardından da öbürleri.

İsmail ardındakileri durdurdu, bir adım öne atıldı.

"Nerdesin lo Abdullah gel ki seni kurtaram, uzat elini".

İsmail'in eli Abdullah'ın uzattığı ele değdi değmesine ama birden irkilerek geri çekti.

Uzattığı kanlı bir deri parçasıydı.

İsmail ardındakilere döndü.

"Hadin lan, bırakın garibi, çıkıyoruz."

Rahat kodular ondan kelli sünnetli Abdullah'ı... Dokunmadılar bir daha.

Çocukluğunda kertenkele avlayanlarınız bilir. Uzanıp tuttuğunuzda sadece kuyruğu kalır elinizde.

Yıl 2004, Yeniçağ "Ermeniye bak" diye manşet atmış.

Birileri yine kertenkele avına çıkmış besbelli.

Ve ben şimdi - yanlış değerlendirilmesin ürktüğümden ya da sindiğimden değil elbet- kendimi "Kertenkele Abdullah" gibi hissediyorum, iyi mi?

Mazur görün, sürüngenlik işte!

Hrant DİNK

11.10.2004 tarihli Birgün gazetesinden, Express dergisinin bu sayısındaki hatırlatma sayesinde alınmıştır.

Yine Express'in arka kapağından:

Bu yıl uzunca sürdü pastırma yazı
Dut ağaçları sarardıysa da
İncirler hala yeşil
Mürettip Refik'le Sütçü Yorgi'nin
Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına
Parmakları birbirlerine dolanmış
Bakkal Karabet'in ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni, çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına

Nazım Hikmet

Cuma, Ocak 26, 2007

Bir Güvercin Masalı


"Arkadaşımın kızı Asya'ya, Sena teyzesinin yazdığı masal...

Bir adam varmış. Adam’ın bir bahçesi, bir de Köpeği varmış.
Adamın bahçesinde bir havuz, havuzda balıklar ve ağaçlar, çiçekler varmış.
Bir gün, bir Güvercin konmuş adamın bahçesine.
Adam, Güvercin’i görmüş, güvercin de Adam’ı görmüş.
Güvercin, balıkları, güzel çiçekleri ve çeşit çeşit meyve veren ağaçları da görmüş ve çok sevmiş bu bahçeyi.
Adam, Güvercin için önce hiçbir şey hissetmemiş. “Bir güvercin işte” demiş.
Ama bir süre sonra, Güvercin’in “cik cik” diye öttüğünü duymuş.
Adam, kulaklarına inanamamış bunu duyunca. Çünkü Adam’ın bahçesinde her şey sessizmiş. Balıklar sessizmiş, çiçekler sessizmiş, ağaçlar sessizmiş.
Bu bahçede bir tek Adam konuşurmuş. Köpeğe gelince o da sessizmiş çünkü o sahibinin kendisinden başka hiç kimsenin konuşmasından hoşlanmadığını biliyormuş. Köpekler, sahiplerini severler ve onlara çok sadıktırlar.
İşte bu Köpek de sahibini çok seviyormuş, ona çok sadıkmış, o neyi severse o da onu sever, o neye kızarsa o da ona kızarmış.
Ha ne diyorduk? İşte Adam, Güvercin’in “cik cik” diye öttüğünü, bir daha, bir daha öttüğünü duyunca çok sinirlenmiş.
“Nasıl olur da benim bahçemde biri benim dilimden başka bir dilde bir şeyler söyleyebilir?” demiş.
O andan itibaren de Güvercin’i bahçesinden kovmak için elinden gelen her şeyi yapmaya başlamış.
Ama Güvercin bahçeyi çok sevmiş bir kere ve gitmeye de hiç niyeti yokmuş doğrusu buradan.
Adam, Güvercin’i kovamayınca onu cezalandırmaya karar vermiş ve bir gece Güvercin uyurken yavaş yavaş yaklaşmış, bir çarşaf atıp üstüne onu yakalamış. Zavallı Güvercincik derin uykusundan uyandığında kendini Adam’ın ellerinde buluvermiş.
Çok kızgın olan Adam, onun iki kanadını da “çıt” diye kökünden kırmış ve “hadi bakalım öt şimdi de görelim cik cik diye” demiş.
Kopek de büyük bir sadakatle Adam’ın yanı başında durmuş, efendisini seyrediyormuş. Adam kızdığı için, niye kızdığını pek de anlamadığı halde o da kızmışmış Güvercin’e.
Zavallı Güvercincik kırık kanatlarının acısıyla tam cik demiş dememiş ki, Köpek bir hamlede atılıp onun incecik boynunu ısırıvermiş.
O günden sonra güvercinler insanların bahçelerine hiç konmamışlar Asya’cık. Onlar hep büyük kubbelerin önündeki ve büyük çınarların altındaki meydanlarda-o da toplu olarak gezmişler… Çünkü ne olur ne olmazmış Asya’cık.

Not: Adam’ın adı Talat, Güvercin’inki Hrant’mış. Köpeğin adı masallarda olur ama tarihte olmazmış.

Sena Adalı
"

Bu masalı gadjo'nun blogundan aldım: http://sinerama.blogspot.com/

Pazar, Ocak 21, 2007

Çağrı

Sevgili Sera,
Sevgili Delal,
Sevgili Arat,
Ne soyleyecegimizi bilemiyoruz. Sizin sevgili babaniz, bizim sevgili
abimiz, Hrant Dink’in samimiyetine yakisir bir samimiyette, bu buyuk
kaybımız karsısında sizi teselli edecek gucte, sozler bulamiyoruz,
sadece cok utaniyoruz…
Milliyetci soylemlerle kodlandigimiz okullarda ogretmenlerimize
yeterince itiraz edemedigimiz icin utaniyoruz…
Babaniza vatan haini diyenlerin alkıslandıgı universitelerde
okudugumuz icin utaniyoruz…
Gencler arasinda, internet gruplarinda yukseltilen milliyetci-
ulusalci dalga karsisinda duramadigimiz icin utaniyoruz…
Sevgili babaniz mahkemelerde linc edilirken yaninda olamadigimiz icin
utaniyoruz…
Babanizi koruyamayan devletin vatandaslari oldugumuz icin utaniyoruz…
Buralardan gitmeyi dusundurecek kadar uzerinize gelinirken, sizlere
dostluk ve kardeslik gosteremedigimiz icin utaniyoruz…
Simdi, bu utanc duygusundan biraz olsun kurtulmak icin Sali gunku
cenaze toreninde yaninizda olup acinizi paylasmaya calisacagiz.
Aynı duygular icindeki tum genc arkadaslarimizi Sali gunu saat
11.00’de Agos gazetesinin onunde Sera, Delal ve Arat’in yaninda
olmaya davet ediyoruz…

Bu bir çağrı mailidir. Düzenleyenleri tanımıyorum bana de mail ile ulaştılar imza atmak isteyenler
yildirayo(at)yahoo.com adresine mail atabilirler.